14 Mart 2009 Cumartesi

Kendi romanından etkilenip Müslüman oldu

http://www.timeturk.com
Cuma, 13 Mart 2009

Endülüs Medeniyeti, İspanyol romancıların ilham kaynağı olmaya devam ediyor. İspanyol yazar, yazdığı romanının kahramanından etkilenip Müslüman oldu.
Endülüs, tarihi ve kültürel kimliğiyle geçmişte İspanyol yazarlarının ilham kaynağı olduğu gibi bugünde birçok çağdaş İspanyol yazarının, romancının ilham kaynağı olmakta.

Tarihi romanlar, kendisini Endülüs’ün engin mazisiyle ilgili yaratıcı bir kurgunun içinde bulan okuyucunun beğenisini topluyor. Okuyucu Endülüs tarihinin, mevcut medeniyetinin bir bileşeni olduğu düşüncesine varıyor.

Bu trendin kurucu romanları arasında yer alan Felipe Romero tarafından yazılan ve Granata’da yayınlanan ve düzenli baskıları yapılarak kısa sürede klasikler arasına girmeyi başaran "İpek Satıcısının İkinci Oğlu" romanıdır.
Hikâye, tarihte yaşanmış olaylardan ilham alıyor. İslam’ı yücelten ve Müslümanlarla birlikte yaşama çağrısında bulunan, Endülüs Müslümanlarının kovuşturmalarından dolayı kiliseyi aşağılayan Hıristiyan bir yazarın el yazmalarını kaçıran Müslümanların öykülerini anlatıyor.

Ünlü yazar, romancı Antonio Gala, Granata’da Müslüman efsanesinin en son dönemlerini konu edinen "Mor Yazılar" kitabıyla bu trende güç kazandırdı.

Kültürel Miras

Endülüs’ten ilham alan romancılardan birisi olarak kabul edilen Emilio Ballesteros’u “Sekiz yüz yıllık Endülüs tarihini görmezden gelemem” diyor ve ilave ediyor: “Biz İspanyollar bilinçli olarak üstü örtülmüş mazimizi Endülüs tarihinden ilham alınarak yazılan romanlarla yeniden keşfediyoruz. Keşfettiğimiz en önemli gerçeklik; İspanya ve Avrupa’nın kalkınmasında İslam Medeniyetinin çok büyük rolü olduğudur.”

Emilio Ballesteros’u Endülüs’ü konu edinen iki roman yayınladı. İlki “Bereket / La Baraka” ikincisi “Gözyaşı Membaı” ismini taşıyor.

Yazar ikinci kitabı hakkında şunları söylüyor: “Romanımda bir biriyle arkadaş olan üç şair karakterini canlandırıyorum. Her biri bir başka dine mensup. Granata Müslümanların yönetiminden Hıristiyanların eline geçerken yaşanan büyük değişiklikleri, bu insanların her şeye rağmen birlikte yaşama konusunda ne kadar arzulu olduklarını anlatıyor.”

Emilio Ballesteros

Emilio Ballesteros’u “Bereket” adlı romanında ise: Granata’lı Yahya isminde bir karakterin maceralarını anlatıyor. Çocukluk hatıralarının izini süren Yahya Müslüman kimliğini korumak için Kasr el-Hamra şehrinden kuzey Afrika’ya göç ediyor.

Romanının kahramanından etkilenip Müslüman oldu

İlginç olan şu ki, Emilio Ballesteros’u yazdığı romanın kahramanlarından birisinden etkilenerek Müslüman oldu. Ve kendisi şu anda Granata’nın en büyük camisinde düzenli olarak namazlarını eda ediyor.

Emilio, “Bazıları Bereket romanımda benim İslam’ı müdafaa ettiğimi söylüyor. Bütün yaptığım; Hıristiyanların yönetimi ellerine geçirmelerinden sonra dinini yaşamak için göç eden bir kahramanın hikâyesini anlatmaktır” diyor.

Endülüs tarihi romancılığının en tanınmış simalarından birisi olarak bilinen José Manuel Marin Garcia iki roman kaleme almıştır.. Bunlardan ilki olan “Safran” adlı romanında, adı Muhtar bin Salih olan Müslüman bir profesörün hayatını anlatıyor. Prof. Muhtar 1252 senesinde Hıristiyanların egemenliğinde olan bir köyde yaşamını sürdürmektedir.

Prof. Muhtar karşılaştığı dini baskılar sonucunda o zamanlar çok parlak bir yaşamın olduğu Endülüs’te yaşadığı köyünü terk etmek zorunda kalır. Değişik zamanlarda Granata, Sevilla ve Kurtuba şehirlerinde ikamet eder ve farklı dinlere mensup bilginlerle karşılaşır. Muhtar, birbirleriyle uyum içinde yaşayan farklı kültür ve dinlerin arasında yaptığı seyahatlerinin sadece fiziki bir mekân değişikliği olmadığı manevi açıdan da seyahatlerinden çok yararlandığını itiraf ediyor.

Barış suyu ve Tarihi romanlara büyük ilgi

“Barış suyu” adlı ikinci yapıtında yazar İspanya’nın batısında Extremadura bölgesinin Hortes kentinde yaşayan ve kentin yaşlı büyüklerinden sır alan bir gencin öyküsünü anlatmaktadır. Genç, engizisyon mahkemelerinin zulmünden kaçarak İspanyollardan uzak, izole bir şekilde yaşamını dağlarda sürdüren Müslümanlarla birlikte yaşamaktadır.







Ünlü rapçi Snoop Dogg Müslüman oldu


Batı yakasının yaramaz çocuğu Snoop Dogg, yaptığı şarkılar ile müzik listelerinin zirvesinde yer alıyor... Para içinde yüzen Snoop Dogg, aykırı hayatı ile sık sık gündeme geliyor...

Rap aleminin aykırı ve yaramaz çocuğunun Müslüman olduğuna dair daha önce de iddialar ortaya atılmıştı. Şimdiye kadar bu haberler doğrulanmamıştı. Bu kez Snoop Dogg Müslüman olduğunu hayranlarına kendisi duyurdu.

KENDİSİ İLAN ETTİ

Chicago’da gerçekleşen "İslam Ulusu Topluluğu Kurtarıcılar Günü Toplantısı"na katılan Dogg hem para bağışında bulundu hem de İslam dinine geçtiğini açıkladı

ONU ETKİLEYEN İSİM...

Ünlü haber ajansı AP'nin haberine göre ABD'li siyahi Müslüman liderlerden 'Vaiz Farrakhan’ın konferanslarını dinlediğinde çok etkilendiğini söyleyen rapçi, Müslümanlığa onun etkisi ile geçtiğini söyledi.

Snoop Dogg, "Vaiz Farrakhan’ın bir konuşmasını dinlediğinizde kendinizi onun aynasında görüyorsunuz. Bir şeyleri düzeltmek için neler yapabileceğinizi görüyorsunuz” dedi.

Uyuşturucu kullanması ve hapis hayatı ile gündeme gelen ünlü rapçinin bakalım hayatında bundan sonra neler değişecek...

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=182054

8 Mart 2009 Pazar

Kamerun'da Pigmeler Müslüman oluyor




Kamerun'daki projelerimizi takip etmek için bölgeye giden ekibimiz gıda yardımında bulundukları bir orman köyünde, Pigme'ler olarak bilinen yerli halktan 5 kişinin de müslüman oluşuna şahit oldu. Özellikle kısa boyları ile ön plana çıkan Pigmeler oluşturdukları Orman köylerinde teknolojiden uzak bir yaşam sürdürüyorlar. Kamerun'un ticari şehirlerinden bir olan Doula'ya yaklaşık 3 saatlik uzaklıkta bulunan Kribe'de ormanlık alanlarda basit ağaç dallarından ve yapraklardan yapılan küçük evlerden oluşturdukları köylerde yaşayan Pigmeler arasında İslam son dönemlerde hızla yayılıyor. İslam davetçilerinin bölgedeki etkin faaliyetleri sonucu İslamla tanışan Pigmeler bazı köylerde yine ağaç dallarıyla küçük mescitler bile oluşturmuşlar. Doğa ile iç içe bir yaşam sürdüren Pigmeler köylerinde inşaa ettikleri bu küçük mescitlerde düzenli olarak cemaatle namaz bile kılıyorlar.

IHH Bülteni 04.02.09

21 Şubat 2009 Cumartesi

ABD'nin ünlü 'paparazzi'si Müslüman oldu



Amerika'daki ünlülerin özel fotoğrafçısı ya da başka bir ifadeyle 'paparazzi'si Nicole Queen, Müslüman oldu. Aralarında Justin Timberlake'in de bulunduğu pop starların ve sporcuların fotoğraflarını çeken Queen'in kareleri Amerika'nın en çok okunan magazin dergilerinin vazgeçilmeziydi.
Ancak bir gece YouTube'da İslam'ı anlatan videolar sayesinde Müslümanlığı kabul etti. Teksaslı fotoğrafçı Nicole, hayat hikâyesini bize anlattı.
Amerikalı ünlülerin fotoğrafçısı Nicole Queen, uyuşturucu bağımlısı genç bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi uyuşturucu sattığı için tutuklanıp 30 yıl hüküm giydiğinde henüz 4,5 yaşındadır. Sonra abisiyle birlikte annesinin kuzenine evlatlık olarak verilir. Evlatlık verildiği ailenin yanında çok zor günler geçiren Queen'in anneannesinden öğrendiği bir alışkanlığı vardır. Her pazar otobüse binerek kiliseye gider. Bu durum 17 yaşına kadar devam eder. 17'sine geldiğinde bir apartman dairesi kiralayıp tek başına yaşamaya başlar. Hem okur hem de çalışıp kirasını öder. Bir fotoğraf stüdyosunda makyöz olarak iş hayatına atılan Queen, bir süre sonra fotoğraf çekmeye başlar. Sonra menajerlik yapar. Amerika'nın değişik kentlerine gidip fotoğraf stüdyoları kurar. Tam beş yıl şehir şehir dolaşır. Yorulduğunu farkettiğinde Dallas'a geri döner. Burada kendisine bir stüdyo açarak meşhur W otelindeki Ghost Bar'da ünlülerin katıldığı davetlerde işini yapmaya devam eder.
"Hayatta tek kişi umurumdaydı: BEN"
Queen'in fotoğrafçılığını yaptığı ünlüler arasında Justin Timberlake, Owen Wilson ve Kate Hudson gibi dünyaca ünlü isimler var. Onlarla birlikte birçok ünlü sporcu ve pop starın da fotoğraflarını çekme imkanı bulur. Zamanla sadece burada değil, ünlülerin gittiği diğer eğlence merkezlerinde de fotoğraflar çeker ve bunlar her hafta hem Dallas'taki gazetelerde hem de People ve Paper City gibi dergilerde yayınlanır. Dünyaca tanınan Vogue dergisinde yayınlanınca Queen'in ünü daha da artar. Çevresi genişler. "Her istediğim partiye girebilirdim ve her gittiğim partide muhakkak bir arkadaşla karşılaşırdım. Aşırı seksi, dekolte kıyafetler giyiyor ve bir ton makyaj yapıyordum. Çok popülerdim. Çoğu zaman hayranlarımla karşılaşıyordum. Benimle fotoğraf çekiliyor ve bunları myspace ya da facebookta yayınlıyorlardı. İçtim, eğlendim... Hayatta tek bir kişi umurumdaydı: BEN." diyen Queen, zaman içerisinde içinin sıkıldığını, yaptığı işin hayatını ve özellikle de ruhunu yıpratmaya başladığını fark eder. Queen, o günleri için 'Fena bir hayat tarzı bu.' diyor.
Bir gün Justin Timberlake ile gittiği partide kalabalıklar etraflarını sarar. O zamanki halini şöyle anlatıyor; "Magazincilerin flaşları patlıyordu, üç poz çekip makineyi boynumdan indirdim. Artık devam edemeyecektim. Kendimi çok kötü hissettim. İnsanların çığlıkları, flaş patlamaları, etten duvar ören bodyguardların hali, bağırıp duran menajerler... Justin Timberlake'in normal bir yaşam tarzı sürememesinin sebeplerinden biri de benim. 'Hayatımda güzel olan nedir' diye merak etmeye başladım. Etrafımdakilere iyilik olarak ne yapıyordum ki? Hiçbir şey... Sadece eğlenen ve içen insanların resmini çekiyordum. Wow! İşte bu da benim Amerika'ya katkımdı; dünyayı daha materyalist ve boş bir yer yapmak için!"
"İslam'ı YouTube'dan öğrendim"
O geceden sonra kim olduğunu, hayatta neler yaptığını, dünyaya niye geldiğini sorgulamaya başlamış Queen. Gece kulüplerinin yüksek sesli müziği, eğlenen insanların çığlıkları sürekli kulağında yankılanır, uykuları kaçar. İşte bu sırada kendine bir soru sorar: "Allah'a hayatını açıklamak zorunda kaldığında ne diyeceksin? Aman Allah'ım ne diyebilirim ki: mmm, üzgünüm Allah'ım ama çok meşgulüm, içki içmekten ve insanlarla takılmaktan Seni düşünmeye hiç ayıracak vaktim olmadı. Başkalarına yardım edecek vaktim de..."
Böyle düşündüğü dönemde bir arkadaşı, youtube'da bazı videoları seyretmesini tavsiye eder. Bu, Müslüman olan Teksaslı bir papazın, Yusuf Estes'in videosudur. Estes, artık sabahları uyandığında hayatın daha anlamlı hale geldiğini söyler. Queen'e göre "Ah, söyledikleri kulağa ne kadar hoş geliyor." Artık gece işten geldikten sonra internete girip güneş doğana kadar araştırma yapmaktadır. İslamiyet'i kabul eden insanları dinler. Bunlardan biri de Yusuf İslam'dır. "Yusuf İslam'ın Müslüman olmasının sebepleri benim sebeplerimle aynıydı. Aman Allah'ım sonunda aradığımı bulabildim!" diyen Queen, şöyle devam ediyor: "Hatırlıyorum, bir arkadaşım (şimdiki eşim) bana o zaman şöyle demişti: 'Seni çekici ve hoş bulan insanlar kim ki? Ne tip insanlar onlar? Onlar aynı senin gibi tipler, hayatta sadece kendini düşünen ve başka bir idealleri olmayan insanlar'. Bu sözler çok acıydı. İçimi parçaladı. Fakat arkadaşım geçiş dönemimde benim en büyük destekçim oldu. Bir gün evime yakın bir camide yeni Müslüman olanlara verilen derse katılmak istedim. Üstüme giyecek uygun bir kıyafet bulmak için dolabıma baktım. İyi şanslar! İşte o gün delirdim. Dekolte ve seksî kıyafetler ve dar kot pantolonlardan başka bir şey yoktu. Ağlamaya başladım. Nasıl bir hayatım vardı? Kıyafetlerimin çoğunu büyük bir utançla atmaya başladım. Sonra da 2007'nin nisan ayında şehadet getirip Müslüman oldum. "
"Eski arkadaşlarıma gelince..."
Queen, Müslüman olduktan sonra gittiği işlerde ve mekanlarda daha seçici davranır. Eski arkadaşlarıyla irtibatı kesmez ama mesela onlarla artık bara gitmez. Evlenir. Eşinin ailesiyle tanışmaya Ürdün'e gittiğinde başını örter. Başörtülü olarak toplumda gezmek onu çok rahatlatır. Dallas'a döndüğünde de başını açmaz.
Queen fotoğrafçılığa devam ediyor. Ama kendi deyimiyle 'daha temiz işlerde' çalışıyor. Eskisi gibi kulüplerde ya da çılgın partilere gitmiyor. Şimdi daha çok vakıf toplantılarında ve düğünlerde fotoğraf çekiyor. Ayrıca Müslüman Amerikan Derneği ve İslamiyeti Kabul Eden Hanımlar organizasyonlarında faal olarak çalışıyor. Bazen okullara gidip İslamiyet'i anlatıyor.

Nicole Queen: "Çok mutlu bir evliliğim var. Allah'ın rahmetiyle ailemize yeni bir fert katılması için ümit ediyoruz. Arkadaşlarımızla akşam yemeklerine gidiyoruz. Eşimle göl kenarında piknik yaparken güneşin batışını seyrediyoruz. Eşimin iş yerinin davetlerine katılıyoruz. Eski gece partilerinin ve bencil insanların muhabbetlerinin yerini işte bunlar aldı. Bence çok güzel bir değiş tokuş."
ZAMAN
GÜLİZAR BAKİ
21 Şubat 2009, Cumartesi

9 Kasım 2008 Pazar

Müzisyenin hidayet öyküsü

22 Ekim 2008
Alman müzisyen Julia’nın, hediye bir kitap ve ardından yaşadıkları sonrası Müslüman oluşunun öyküsü.
-Geçmişinizle başlayalım isterseniz. İslam’la tanışıp Müslüman olana kadar hangi süreçlerden geçtiniz? Sizi tanımak istiyoruz.
Ailem, Alman bir aile. Babam Katolik annem ise Protestan’dır. Babam Katolik’ti fakat dindar değildi, dinleri de pek fazla sevmezdi. Annem geceleri dua ederdi, ben de onunla birlikte dua ediyordum. Annem her Pazar erkek kardeşimle beni kiliseye götürürdü. Kiliseye gittiğimde mutlu oluyordum, özellikle İsa Mesih ve diğer peygamberlerle ilgili hikâyeleri dinlemek beni mutlu ediyordu. Kilisede ve okulda İsa Mesih’in Allah’ın oğlu olduğunu öğrenmiştik; fakat ben bir türlü İsa Mesih’i Allah’ın oğlu olarak hayal edemiyordum. Küçük yaşlardan itibaren İsa Mesih’in Allah’ın oğlu değil de, tıpkı Süleyman ve Davut Peygamber gibi Allah’ın nebilerinden biri olduğuna inandım.
-Niçin böyle inanıyordunuz? Bunun sebebini neydi?
Bilmiyorum. Fakat zihnim ve kalbim İsa Mesih’i Allah’ın oğlu olarak kabul etmiyordu. 14 yaşımdan sonra kiliseye gitmeyi bıraktım; fakat geceleri Allah’a dua etmeye devam ettim. Lise yıllarımda Hippi Felsefesiyle ve Müziğiyle tanışarak hippiliğe ilgi duymaya başladım. Vakitlerimin büyük bir kısmını hippi arkadaşlarımla birlikte geçiriyordum. Hippi olduktan sonra Hıristiyanlığı ve yaptığım duaları tamamen terk ettim. Çünkü dinlerin ve duanın faydasız şeyler olduğunu düşünmeye başlamıştım.
-Nasıl bir felsefeleri ve yaşamları vardır hippilerin?
Hippi Felsefesi’ne göre arzularınıza sınır koymazsınız, siyasetle ilgilenmezsiniz, doğaya, gezmeye, müziğe ve barış içinde yaşamaya önem verirsiniz. Hippi Felsefesi özgürlüğün insanın içinde olduğunu ve insanın içindeki özgürlüğü keşfetmesi gerektiğini savunur. Hippiler insanların arasında hiçbir farkın olmadığına ve bütün insanların eşit olduğuna inanırlar. Ortak, komün bir hayat sürdürürler fakat komünizme karşıdırlar, çünkü hippiler komünizmin tıpkı dinler gibi insanın yaşamına sınır koyan bir düşünce biçimi olduğunu düşünüyorlar. Hippiler her şeyi birbirleriyle paylaşarak, şarkı söyleyerek hayattan zevk almaya çalışırlar. Paraya hiç önem vermezler. Bizim arkadaş grubumuzun da birkaç evi vardı. Bu evlerde sık sık bir araya gelip partiler düzenlerdik ve bu partilerde genelde ben sahneye çıkardım. Daha sonra Alman Gençler arasında meşhur olmaya farklı şehirlerde konserler vermeye başladım.
-Müzik tarzınız kimlerin veya hangi grupların müziklerine benziyordu?
Kendime Bob Dylan, Pink Floyd, Led Zeppelin ve The Beatles’i örnek alıyordum. Benim müziğim bir felsefeye dayanıyordu ve daha çok hayatın sırrı, özgürlük, doğa, eşitlik ve insanın zihnindeki karışıklıklar üzerine besteler yapıyordum.
“MÜSLÜMANLARDAN NEFRET EDİYORDUM”
-Daha sonra ne oldu?
Müziğe karşı yeteneğim vardı. Bu nedenle kendimi geliştirmeye karar verdim ve özel bir akademide müzik dersleri almak için 22 yaşımda Londra’ya gittim. İslam’la da ilk olarak Londra’da tanıştım.
-İslam’la tanışmadan önce Müslümanlar hakkında ne düşünüyordunuz?
Müslümanlardan nefret ediyordum ve İslam’ın da tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi insanların özgürlüklerini ellerinden alan bir din olduğunu düşünüyordum. Müslümanlar benim gözümde cahil, yaşamdan zevk almayan özgürlüklerini kaybetmiş insanlardı. Onların son derece zayıf olduklarını, bu nedenle de bir yaratıcıya ihtiyaç duyduklarını düşünüyordum.
-İslam’la nasıl tanıştınız? İslam’a giriş öykünüzü merak ediyoruz.
Londra’da Stop Nevengten isimli bir bölgede yaşamaya başladım. Oturduğum bölgede kilise, sinagog ve mescid vardı. Burada tanıştığım Yahudiler ve Müslümanlar çok mutlu insanlardı. Cumartesi günü Yahudilerin, Cuma günü de Müslümanların mutlulukları daha fazla artıyordu. Yahudiler Cumartesi günleri özel yemekler hazırlıyorlardı, Müslümanlar da Cuma günü en güzel elbiselerini giyip mescide gidiyorlardı. Londra’da dinler üzerine düşünmeye ve hippiliği sorgulamaya başladım. Biz hippiler olarak mutlu olmayı, hayattan zevk almayı savunuyorduk; fakat Londra’da gördüğüm Yahudi ve Müslümanlar bizden daha mutlu insanlardı. İnançları onların mutlu olmalarını sağlıyordu. Bir süre Yahudilik üzerine araştırmalar yaptım, onların dini kitaplarını okudum. Bu araştırmalarım sonucu Yahudiliğin milliyetçi bir din olduğu sonucuna ulaştım. Milliyetçilikten nefret ettiğim için Yahudi olmamaya karar verdim. İslam’a ve Müslümanlara karşı olan olumsuz ön yargılarım nedeniyle İslam’ı araştırmıyordum. Çünkü asla Müslümanlar gibi yaşamayacağımı düşünüyordum.
- Müslümanların yaşamından size zor gelen neydi?
5 vakit namaz kılıyorlardı ve Müslüman Kadınların birçoğu örtülüydü. O dönem örtüneceğimi asla düşünemiyordum.
-Öyleyse Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz?
Bir gün Londra sokaklarında yürüyordum ve caddenin birinde gösteri yapan insanlarla karşılaştım. Bu insanlar Kürt’tü ve bir şeyleri protesto ediyorlardı. Kürtçe konuşmalar yapıp sloganlar attıkları için ne dediklerini anlamıyordum. Bu arada caddede kitap satan bir adam gözüme çarptı ve bu adamın yanına giderek O’na bu insanların neyi protesto ettiklerini sordum. “Türkiye’yi, Türk Devleti’ni protesto ediyorlar” dedi. Pakistanlı olan kitapçıyla tanışıklığımız bu şekilde başladı. Kitapçı bana İslam hakkında ne düşündüğümü sordu. O’na “İslam kadınları ezen, insanlara terör fikrini aşılayan bir dindir” diye cevap verdim. Bu sefer “İslam sizin düşündüğünüz gibi bir din değil, İslam’ın nasıl bir din olduğunu gerçekten öğrenmek ister misiniz?” diye sordu ve benim cevabımı beklemeden anlatmaya başladı.
-Cevabınız ne olacaktı?
“Hayır” diyecektim. İslam’a karşı olan ön yargılarım oldukça sertti ve bu adamı dinlemek istemiyordum. Benden 3 dakika süre istedi ve bana İslam’ı anlatmaya devam etti.
-Pakistanlı Kitap Satıcısı İslam’la ilgili size neler anlattı?
İslam’ın İsa Mesih’in, Davut ve Süleyman Peygamberin gerçek dini olduğunu ve İslam’ın değil; eski zamanlardan kalma bazı geleneklerin kadınları ezdiğini söyledi. İslam’ı araştırırsam çok farklı bir dünyayı keşfedeceğimi ve yaşamın sırrına ulaşacağımı ifade etti. Ben Pakistanlıyı daha fazla dinlemek istemiyordum, bu nedenle kendisine ayrılacağımı söyledim. Bunun üzerine bana bir kitap hediye etti ve “eğer bir gün aramayı düşünürsen beni bu numaradan bulabilirsin” diyerek bana bir telefon numarası verdi. Verdiği kitabı ve numarayı çantama koydum, eve dönünce de Pakistanlıdan aldığım kitabı kitap dolabıma yerleştirdim. Bu kitabı okumayı asla düşünmüyordum; fakat kitap evime girdikten sonra evimde ilginç olaylar olmaya başladı.
-Nasıl ilginç olaylar?
Kitabın etrafında zaman zaman beyaz bir nur halkası beliriyordu. İlk başlarda çok şaşırdım, hayal gördüğümü sandım. Fakat gördüklerim hayal değil; gerçekti. Beyaz bir nur halkası 2 veya 3 dakika Pakistanlının bana verdiği kitabın etrafında geziniyordu, daha sonra kayboluyordu. Bu olay 2-3 günde bir tekrarlanıyordu.
BİR KİTAP, O’NUN HİDAYETİNE VESİLE OLDU
-Anlattıklarınız inanılır gibi değil.
Müslüman oluş hikâyemi anlattığım insanların birçoğu sizin gibi şaşırıyorlar ve inanmak istemiyorlar. Fakat ben bu anlattıklarımı aynen yaşadım. 10 gün geçtikten sonra kitabın etrafını saran nur tamamen ortadan kayboldu. Çok inatçı biriyimdir. Şahit olduğum ilginç olaylara rağmen İslam ve Müslümanlardan nefret ettiğim için Pakistanlı adamın hediye ettiği kitabı okumak istemiyordum. Hatta bir ara kitabın etrafında dolaşan nur halkasının bir büyü, kitabı aldığım Pakistanlının da bir büyücü olabileceğini bile düşündüm. İçimde büyük bir merak olmasına rağmen iki buçuk ay boyunca kendimle mücadele ettim ve kitabı okumadım. İki buçuk ayın sonunda artık dayanamadım ve kitabı okumaya başladım. Kitap gerçekten harikaydı, okudukça mutlu oluyordum ve İslam’ın hakikat olduğunu anlıyordum. Özellikle imanın şartları beni çok etkiledi. İslam bize bütün meleklere, bütün kitaplara, bütün peygamberlere inanmamız gerektiğini söylüyordu. Okuduğum kitap İslam’ın bir deniz olduğunu ve bütün dinlerin bir nehir gibi bu denize aktığını belirtiyordu. Kitabı bitirdikten sonra içimi büyük bir huzur sardı ve gerçeği bulduğumu, Allah’ın bana gerçeği bulmam için aylardır yardımcı olduğunu anladım. İslam’la ilgili zihnimde birkaç soru vardı. Bu soruları cevaplandırmak ve İslam hakkında daha fazla bilgi edinmek için Pakistanlı kitapçının bana verdiği numarayı aradım. Daha sonra adresini alıp, evine gittim. Pakistanlı yaşadıklarımı duyunca şaşırdı ve Allah’ın Müslüman olmam için bana yardımcı olduğunu söyledi. Kendisi ve eşiyle bir ay boyunca İslam hakkında konuştuk. O’nlara sorular sordum ve bu bir ayın sonunda Müslüman olmaya karar verdim.
-Sizi etkileyen kitabın ismi neydi ve kim tarafından yazılmıştı?
Mirza Tahir isimli bir yazar tarafından yazılmıştı. Kitabın ismi de İslam’a Giriş Bilgileri’ydi.
-1 ay gibi kısa bir sürede Müslüman olmaya karar verdiniz öyle değil mi?
Evet.
-Nasıl oluyor da bu kadar kısa bir sürede eski hayatınızı terk edip kendinize yepyeni bir hayat kurabiliyorsunuz? Bu çok zor olsa gerek.
Benim için çok zor olmadı. Zaten Hippi Felsefesi zihnimdeki sorulara cevap veremiyordu. Fakat İslam’ı araştırdıkça zihnimdeki sorulara ikna edici cevaplar bulabiliyordum. Ayrıca İslam’la ilgilendikçe Allah’ın kalbimi açtığını ve Allah’ın sürekli beni gözlemlediğini hissetmeye başlamıştım. Bu daha önce hiç yaşamadığım bir duyguydu.
- Müslüman olmanız çevrenizdekiler tarafından nasıl karşılandı?
Ailem ve arkadaşlarım delirdiğimi düşündüler. Okuluma devam ettim; fakat konser vermeyi bıraktım. Hayranlarım da büyük bir şaşkınlık geçirdiler, fakat ben kararımı vermiştim.
-Müslüman olduktan ne kadar süre sonra örtünmeye karar verdiniz?
İslam’a ilk girdiğim günler sadece namaz vakitlerinde örtünüyordum, diğer vakitler başım açıktı. Önce Allah’ın kadınlardan niçin örtünmelerini istediğini araştırdım. Sonunda şöyle bir sonuca ulaştım: “ Allah bize değer veriyordu ve bizi korumak istiyordu, bu nedenle de örtünmemizi emrediyordu”. Rabbimin bu isteğine uymam gerektiğini anlayınca örtünmeye karar verdim.
-İslam hayatınızda neleri değiştirdi?
Her şeyi. Hippiler hayatı kuralsız yaşarlar ve Hippilerin bağlı oldukları ahlak kuralları yoktur. Ben de hayatı böyle yaşıyordum. Hatta zaman zaman uyuşturucu da kullanıyordum. Müslüman olduktan sonra yeni bir hayata başladım, eski arkadaşlarımı ve kötü alışkanlıklarımı terk ettim.
-Şu an müzik çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz?
Hayır. Müziği tamamen bıraktım
-Niçin? İslam’ın müziği yasakladığını mı düşünüyorsunuz?
Müslüman olmadan önce müziği ruhum için bir ihtiyaç olarak görüyordum. İçimdeki mutsuzluktan, karışıklıklardan müzik sayesinde kurtulmaya çalışıyordum. Fakat şu an çok huzurlu ve mutluyum. Müziğe artık ihtiyacım yok. Ruhuma en çok huzur veren şey ise Kur’an okumak ve dinlemek.
-Uzun zamandır Filisitinli Mültecilerle bir arada Yermük Kampı’nda yaşadığınız duyduk. Bunun özel bir sebebi var mı?
İsrail’in Filistin’de yaptığı zulümlere Müslüman olmadan önce de karşı çıkıyordum. Hatta İsrail işgalini protesto etmek için düzenlenen bazı konserlerde de sahne almıştım. Müslüman olduktan sonra Filistinlilerin hürriyet mücadelelerine olan ilgim daha da arttı. Çünkü O’nlar benim kardeşlerim. Şu an Filistin’in özgürlüğü için düzenlenen bazı etkinliklerde görev alıyorum. Filistinli Mültecilerle yaşama kararını eşimle birlikte aldık. Eşim Londra’da yaşayan bir Filistinliydi, Londra’yı terk edip Suriye’ye gelerek Filistinli Mültecilerle birlikte yaşamaya başladık. Belki ileriki zamanlarda eşimle birlikte Gazze’ye yerleşebiliriz.

8 Kasım 2008 Cumartesi

Türkiye bizi yüzyıl önce terk eden anamızdır...


Sırbistan İslam Toplumu Başmüftüsü Muammer Zukorlic:Türkiye bizi yüzyıl önce terk eden anamızdır...
İHH’nın düzenlediği Balkan Sempozyumu’na katılan Sırbistan İslam Toplumu Başmüftüsü Muammer Zukorlic, gazetemiz yazarlarından Ayhan Demir’e çok önemli açıklamalar yaptı. Söyleşinin her satırını dikkatle okumanızı tavsiye ediyoruz.
Ayhan Demir
Rahmetli Aliya İzzetbegoviç "Sancaklı Boşnaklar, Bosnalı Boşnakların Berlin paylaşımında Drina’nın öte yakasında kalan ve daha şanssız olan kardeşlerinden başka bir şey değildir" diyordu. Bunu biraz açabilir misiniz? Sırbistan’daki Boşnakların şuandaki durumu nedir?
Gerek Bosna-Hersek’teki savaş ve gerekse Kosova’daki çatışmalar esnasında Sancaklı Boşnaklar hayati tehlike altındaydılar. Şuanda böyle bir tehlike kalmadı. Ancak belki de çok daha önemli bir tehlike olan kültürel savaştan net bir şekilde söz edebilirim. Bizler hala Sırbistan’da ikinci sınıf vatandaşız. Her ne kadar tüm yasal düzenlemeler bizim eşit haklara sahip olduğumuzu söylese de, maalesef fiiliyattaki durum bunun tam aksini gösteriyor. Bizler son dönemde çok ciddi bir mücadele içerisindeyiz. Milli ve dini haklarımız başta olmak üzere her anlamda tehlike altında. Biz bunun için savaşmak zorundayız. Ve bu konuda kararlıyız.
*Yaklaşık 15 yıldır devam eden çekişmenin sonunda bir grup imam, merkezi Yeni Pazar’da bulunan ve Bosna-Hersek İslam Birliği’ne bağlı olan Sancak İslam Birliği’nden ayrılarak Sırbistan İslam Birliği’ni kurdular. Sırbistan devletinin desteğini alan Adem Zilkiç ve Hasip Suleviç'in başını çektiği bu ayrılıkçı isimler ne yapmak istiyorlar? Sırbistan ve Sancak Müslümanları üzerinde nasıl bir oyun oynanıyor?
Bu söylediğiniz, demin bahsetmiş olduğum, son dönemdeki Sırp müdahalelerinin en müşahhas örneklerinden sadece bir tanesidir. Sırp siyaseti, kültürel ve ekonomik anlamda hegemonyasını kurmuştu. Müdahale edemediği tek alan din ve dini yaşantımızdı. Şimdi son hamlelerini dini yaşantımızı ve birliğimizi ortadan kaldırarak yapmak istiyorlar. Bu müdahalenin özünde yatan birkaç sebep vardır. Bunların birinci; İslam Birliği’nin başına bölge Müslümanları için değil, Sırp siyaseti adına hizmet edecek kuklaların getirilmesidir. Sırp politikasının bu son hamlesinin ardında yatan bir diğer sebep, Müslüman eğitim kurumlarına yapılan yatırımları engellemektir. Sırp politikası bizim son on beş yılda yapmış olduğumuz ciddi eğitim kurumlarına; medreselere, okullara tahammül edemez noktaya gelmişti. Ayrılıkçılara verdikleri bu destekle bu tahammülsüzlüğünü bir kez daha göstermiş oldular. Üçüncü ve belki de en önemli sebep ise, bizim Saraybosna ile ilişkilerimizi kesmekti. Bizim bölgedeki dini merkezimiz her zaman için Saraybosna’dır. Her ne kadar farklı ülkelerde olsak da bizim buna hakkımız var. Sırp politikasının bu son adımı, aslında, yasal olmayan bir darbe girişimi olarak nitelendirilebilir. Tabi ki bu girişim neticesinde çok ciddi problemler oldu. Bütün durumu zorlaştıran, bu darbeye karşı koymayı neredeyse imkânsız hale getiren en önemli sorun çok ciddi istihbarat kurumları ve bu kurumlarda çalışan ajanların da darbe girişimine müdahil olmalarıydı. Üzülerek söylemek istiyorum ki, Türkiye’den de bazı kişi ve kurumlar bu darbe girişiminin başarılı olması için çalıştılar. Buna karşı koymak çok güçtü. Ancak Allah’ın yardımı ile bu sorunu büyük ölçüde aştık. Şuan da genel olarak durumun kontrol altına alındığını söyleyebiliriz. Bahsetmiş olduğunuz imam topluluğu İslam Birlği’nin sistemi dışında kalmışlardır. Diğer kurumlarımızda (medrese ve okullar) zaten hiçbir sorun olmadı ve kontrolümüz altında bulunuyor. Her şey gayet yolunda gidiyor.
Müslümanlar kardeştir
*"Türkiye’den de bazı kişi ve kurumlar bu darbe girişiminin başarılı olması için çalıştılar" dediniz. Kim bu bazı kişiler? Anadolu Ajansı ve Zaman Gazetesi, Belgrad ve Novi Pazar kaynaklı haberlerinde bu ‘darbe girişimini’ "bölgenin 15 yıldır müftülüğünü yapan Muammer Zukorliç'in yerine Hasip Suleviç'i, Sırbistan Başmüftülüğü'ne ise Adem Zilkiç'i seçti. İmamlar eski müftü Muammer Zulkoç'in "Osmanlı-Türk kültürü" yerine "Vahhabi kültürünü" bölge halkına yaşatmak istemesinden rahatsızlık duydukları için seçim yapılmasını istediklerini kaydetti" şeklinde duyurdular. Siz bölge halkına "Osmanlı-Türk kültürü" yerine "Vahhabi kültürünü" yaşatmak niyetinde misiniz?
Öncelikle şunu söylemek istiyorum: İslam tekdir. Osmanlı ya da Vehhabi İslam’ı diye bir şey yoktur. Bunu söyleyenler aslında Müslümanları bölme niyetlerini farkında olmadan açığa vurmuş oluyorlar. Türkler de, Araplar da tüm Müslümanlar gibi bizim kardeşlerimizdir.
Türkiye’de; demokratik seçimler ve mevcut kanuni sistem dışında devlete hükmetmeye çalışan insanlar olduğunu siz benden daha iyi biliyorsunuz. İşte Sancak Müslümanları üzerinde plan yapan insanlar da aynı kişilerdir. Bu kişiler Balkanlarda geziyorlar, para taşıyorlar. Bizim kendini bilmez, zavallı insanlarımızı; arabalar alıp, kendilerinden büyük müftüler yapacakları gibi bir takım vaatlerle kendi oyunlarına alet ediyorlar. Bu insanlar "Biz Türkiye’yiz. Biz Türkiye’yi temsil ediyoruz" diyerek onları yanlış yönlendiriyorlar.
Bu kişilerin hikâyesi yüzeysel bir Türkiye hikâyesinden ibarettir. "Sen Türkiye’de eğitimini yapmadın. Sen müftü olamazsın" gibi çok primitif ve ucuz manipülasyonlar yapılmaya çalışıldı. Onlar aslında bu tip haberler ile lobi çalışması yapmak istediler. Öyle düşünüyorum ki, bu kişiler, ismini söylediğiniz Zaman Gazetesi ya da Anadolu Ajansı’nda kendi istekleri doğrultusunda haber ve yorum yapacak birilerini bulmuş olabilirler. Söylediğim gibi bunlar sadece birer lobi çalışmasıdır. Eğer istenen darbe girişimi başarılı olsaydı, evet, bir sorunumuz olduğundan söz edebilirdik. Ama gördüğünüz gibi istenilen başarılamadığına göre bu şuanda hiçbir önem arz etmiyor.
*Bosna ve Kosova’da oluk oluk Müslüman kanı akıtan, Srebrenitsa’da soykırım yaptıkları mahkeme kararı ile tasdik edilen Sırplar, geçtiğimiz yıl (2007) Ramazan Bayramı sebebiyle Sırbistan Parlamentosu'nda Müslümanlara kokteyl vererek bir ilke imza attılar. Bu ne anlam ifade ediyor? Sırp cephesinde bir değişiklik mi var? Yoksa bu da Sırp siyasetinin bir oyunu mu?
Bu tamamen Sırp stratejinin bir parçasıdır. Onlar, bunu gerçek Müslümanlar için yapmadılar. Az önce bahsettiğimiz kişilere yönelik yapılmış bir davetten ibarettir. Burada konuştuğumuz başarısız girişim, çok iyi örgütlenmiş bir darbe girişimidir. Onlar; eğer hepsi aynı anda müdahale eder ve saldırırlarsa, bizim tamamen dağılıp yok olacağımızı düşündüler. Kaldı ki o resepsiyon da bu oyunun bir parçasından ibaretti. Kokteyli verenler ve katılanlar, bizi olduğumuz ya da olmamız gerektiği gibi bir Müslüman değil, olmamızı istedikleri gibi bir Müslüman olarak yaşantımızı sürdürmemizi istiyorlar.
Burada iki konseptten bahsedebiliriz aslında. Bizim düşünce tarzımıza göre, İslam Birliği bir kurum olarak elbette bulunduğu devletin bir parçası olacaktır. Ama özerk bir kurum olacak. Bugün mevcut anayasa zaten bize; eşit haklara sahip olma ve özerk olarak kendimizi yönetme hakkını tanıyor. İkinci konsept yani Sırp politikasının istediği, Sırp hükümetinin ya da devletinin bir piyonu olmamızdır. Biz değerlerimizi korumaya çalışıyoruz. Bunun mücadelesini veriyoruz. Mevcut durum karşısında bizim dezavantajımız, son yüzyılda, kötü bir şekilde organize olmuş olmamız ve baskı altında dini yaşantımızı sürdürüyor olmamız. Ve maalesef geçtiğimiz yüzyılda dış güçlere ait istihbarat kuruluşlarının, kendi içimizde yerleşebilmiş olmalarıdır. Balkanlarda çok iyi bilinen bir gerçek var: İmam saflarında farklı dine mensup insanlar yer almışlardır.
*İslam coğrafyasına bir göz attığımızda, bu son örnekte de görüldüğü gibi, mevcut birliktelikleri parçalamaya çalışan küçük gurupların her dönemde var olduğunu ve arkalarında gayr-i Müslimlerin desteğinin olduğunu görüyoruz. Bu bir tesadüf mü?
Bahsetmiş olduğunuz durum İslam ümmetinin genel durumuna ait bir fotoğraftır. İslam dünyasının bu virüslere karşı koyacak yeterli bağışıklığa sahip olmadığını gösterir. İslam ümmetinde bilinç ve aydınlığın artmasıyla baskıda doğru orantılı olarak artıyor. Tabi ki geçmişte olduğu gibi İslam medeniyetinin, yeniden dünyayı yöneten hâkim bir medeniyet ve güç olmaması için dünyanın dört bir yanında çeşitli organizasyonların, örgütlerin, kurumların, kişilerin ve siyasetçilerin el ele vererek, güçlenmemizi önlemek için birlikte çalıştıklarını görüyoruz. Mesela az önce söylediklerimin en güzel örneği yine biziz. İslam Birliği pasif bir şekilde hayatını devam ettirirken hiçbir sorun yoktu. Ne zaman ki, okullar, medreseler, üniversiteler, gazeteler ve televizyonlar yaygınlaştı ve büyüdü işte o zaman darbe ve baskılar da arttı.
*NATO raporlarında Sancak, dünya üzerindeki on altı hassas noktadan biri olarak gösteriliyor. Aynı zamanda Balkanlarda çatışma riskini en çok taşıyan bölgelerden birisi. Böyle bir bölgede Müslüman olmak nasıl birşey?
Sıkıcı olmaktan başka her şey... Sancak, Balkanların tam ortasında ve etrafı; Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova ile çevreli. Bu aynı zamanda üç büyük din olan İslam, Katoliklik ve Ortodoksluktan söz etmemizi gerektiriyor. Farklıkların buluştuğu belki en küçük ancak buluşmaların en sık yaşandığı bir noktadayız. Hassas ve hassas olduğu kadar da önemli bir noktadayız. Tüm bunların farkındayız. Bu sebeple bilinçli olmaya ve bilincimizi korumaya çalışıyoruz. Karşımıza çıkan tüm durumlara en uygun tavrı almaya ve doğru adımlar atmaya gayret ediyoruz. Söylediklerimin çok zor olduğunu söyleyebilirim. Çünkü kısa bir dönemden değil, yüz yıllık bir dönemden bahsediyoruz. Bunun bir netiesi olarak bugün Sancak’ta bulunanların dört katı Boşnak, Sancak dışında yaşıyor. Ama buna rağmen yılmadık. Çalışmaya devam edeceğiz. Kendi dinimizi, kendi kültürümüzü ve kendi topraklarımızı korumak için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Bizim misyonumuz ayrıştırıcı değil, birleştirici ve buluşturucu olmaktır. Her ne kadar zor gibi görünse de, biz buna çok sıkı bir şekilde inanıyor ve bunun için mücadele ediyoruz.
Sırbistan’daki Müslümanlar
*Özellikle Karacic (Karadzic) yakalandıktan sonra milliyetçi Sırpların bazı tahrik edici eylemleri oldu. Aynı şekilde kendilerine yönelik eylemler de oldu mu?
Yaklaşık iki yıl önce (2006) Kosova’da sorunlar yaşandığında Sırbistan’daki Sırp aşırı milliyetçi guruplar, Belgrat ve Niş’teki camilerin yakılma eylemlerini organize etmiş ve gerçekleştirmişlerdi. Bunu da Kosova’nın bir intikamı olarak lanse etmişlerdi. Aslında söylemek istedikleri dünyanın herhangi bir yerinde bir Sırp’ın başına gelen herhangi bir olayın intikamını bizden alacaklarıydı. İşte bu korku sebebiyle bizden başka herkes Sırbistan ve Sırplardan uzaklaştı.
Her ne kadar mevcut durum Sırbistan’daki Müslümanlar adına şartların çok zor olduğunu işaret etse de, şahsım adına, bundan çıkarabileceğimiz bir avantajın olduğu kanaatindeyim. Sırbistan bundan sonra kendi demokrasisini ve demokratik sistemini Sırbistan’daki Müslümanlara iyi davranarak ispatlamaya çalışmak zorunda olacaktır. Bizim durumumuz iyi olamadığı sürece, bizim taleplerimiz karşılanmadığı sürece hiçbir uluslararası kurum ya da örgüt, Sırbistan’da demokratik hakların korunduğuna dair herhangi bir rapor alamaz.
*Sırbistan’daki hükümette koalisyon ortaklarından biri de Sancak Demokrat Partisi Genel Başkanı Rasim Ljacic isimli bir Müslüman. Kendileri ile görüşüyor musunuz?
Kendisi ile düzgün bir ilişkimiz var. Her ne kadar siyasi sorunlara farklı bakış açılarına sahip olsak da, İslam Birliği söz konusu olduğunda kendisinin olumlu bir yaklaşımı var.
*Düşmanlarımızı bu kadar konuştuğumuz yeter isterseniz biraz da dostlarımızı konuşalım. Rahmetli Aliya İzzetbegoviç, Sancak ve Sancaklı Müslümanlara çok ayrı bir önem veriyordu. Öyle ki, Sancak meselesi rahmetli Aliya’nın içinde bir uhte gibiydi. Siz rahmetli Aliya hakkında neler söylemek istersiniz?
Rahmetli Aliya İzzetbegoviç, dünyaya belki birkaç yüzyılda bir gelen bir insandı. O Müslüman Boşnak halkının en büyük sembolüdür. Kendi düşünce dünyasının büyüklüğü ile Bosna sınırlarını da aşmayı başararak, Balkanlar ve Avrupa’da yaşayan hakları ellerinden alınmış veya zarar görmüş tüm Müslümanların bir sembolü olduğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Aliya İzzetbegoviç, filozof ve düşünür yönüyle de çok değerli bir insandı. Gerek savaş döneminde gerekse savaştan sonrasında onda beni etkileyen ve benim hatıralarımda kalan en önemli özellik; çok üst düzey entelektüel seviyede kendisini izah edebildiği gibi, gündelik hayatta sıradan insanlarla da çok iyi iletişimi olan bir bilge olmasıydı.
Türkiye bize yardım etsin
*Saraybosna’daki kitap fuarında dolaşırken rahmetli Aliya’nın konuşmalarından oluşan bir kitabın 1 KM’e satıldığını gördüm. Orhan Pamuk kitabı 20-30 KM’e satılırken, rahmetli Aliya’nın konşmlarının 1 KM’e satılmasına açıkçası çok şaşırdım ve çok üzüldüm. Aliya Boşnakların gönlünde hak ettiği yeri alabildi mi?
Siz de bunu çok iyi biliyorsunuz ki büyük insanların değeri kendi yaşadıkları dönemlerden uzun bir zaman sonra anlaşılır ve tarihte hak ettikleri yeri alırlar. Ve gerçek değerler ne kadar gündemde oldukları ile ölçülmez, kendi süreklilikleri ile ölçülürler. Mesela sizin söylediğiniz kitap on sene evvel en çok satılan kitap iken, bugün kimse hatırlamıyor. Diğer yandan yüzyıllar önce belki sadece birkaç yüz adet basılmış olan bazı kitaplara bugün değer biçilemiyor. Eminim ki geçen zaman rahmetli Aliya’dan yanadır. Aliya’nın değeri her geçen gün daha fazla artacak ve daha iyi anlaşılacaktır.
Bir din adamı ve ilahiyatçı olarak şu hususu eklemeden de geçemeyeceğim: Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in kaleme aldığı "Doğu ile Batı Arasında İslam" eseri modern dönemlerin en iyi çalışmalarından bir tanesidir.
*İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından organize edilen; Arnavutluk’tan Sancak’a, Kosova’dan Bulgaristan’a, Bosna-Hersek’ten Makedonya’ya kadar neredeyse Balkanların tamamını kapsayan ve Osmanlı bakiyesi Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenen "Balkan Sempozyumu" hakkında neler söylemek istersiniz? Bu meyanda Türk halkına mesajlarınız nelerdir?
İHH’nın organize etmiş olduğu "Balkan Sempozyumu" çok önemli bir buluşma toplantısıydı. Balkanlardaki Müslümanlar olarak ancak birlikte olursak hayatta kalabiliriz. Şuan olduğu gibi bölünmüş olarak devam edersek hiçbir şansımızın olmadığını düşünüyorum. Bizim Balkanlarda Türkiye ve Türk halkına çok ihtiyacımız var. Ancak Türk insanı da bizi anlamalıdır. En az bizim Türkiye’ye olan ihtiyacımız kadar, Türkiye ve Türklerin de bize ihtiyacı var. Biz kültür ve din olarak aynı din ve kültürün insanlarıyız. Bizim tek ayrılığımız etnik ve dil ayrılığıdır. Ki bunun hiçbir önemi olduğuna inanmıyorum. Son yüzyılda başımıza gelen her şeye rağmen Osmanlı’dan devraldığımız emanete hıyanet etmedik. Bu emanetin daha canlı yaşatılması ve daha iyi bakılması için Türkiye’nin desteğini elbette her zaman bekliyoruz. Bizim siyasi, ekonomik, kültürel anlamda bağlarımızı ve buluşmalarımızı canlı tutmalıyız. Resmi ya da gayri resmi ilişkilerimizi sürdürmeliyiz. Bu tür buluşmalar yeni proje ve fikirlerin oluşmasına, yardıma ihtiyacımız olan konuların tespit edilerek çözümlenmesine vesile olacaktır.
Benim her fırsatta verdiğim bir mesaj var ki, onu da bu vesile ile tekrarlamak istiyorum: Türkiye bizi yüzyıl önce terk eden anamızdır. Onun bizi reddetmesini istemiyoruz.
Muammer Zukorlic
1970'te Sancak'ın Tutin şehrinde doğmuştur. İlkokulu Tutin'de okumuş ve eğitimini Gazi Hüsrev Bey Medresesi'nde tamamlamıştır. 1993 yılında Cezayir Konstantin Üniversitesi'nde İslam Hukuku bölümünden mezun olmuştur. Yüksek lisansını Lübnan'da tamamlamıştır. Kasım 1993'te kurulan Sancak İslam Toplumu Meşihatı’nın başkanlığına atanan Zukorlic, 1998 ve 2003 yıllarında bu görevlere tekrar getirilmiştir. 2007 Mart ayında, Sırbistan İslam Toplumu Şûrası’nda başkanlık makamına ve Sırbistan Müslümanları başmüftülüğüne seçilmiştir. İslam toplumuna liderlik ettiği 15 sene boyunca pek çok kurumun kuruluşunda büyük rol oynamıştır.Sancak'ta ilk İslami gazete İslam’ın Sesi (Glas Islama)'nın kurucularından olan Zukorlic, aynı zamanda derginin ilk baş editörüdür. Yine, Sancak’ın en önemli yayınevlerinden El-Kelimeh'in kuruluşunda rol oynamış, İslam toplumunun bölgede ağırlığını hissettirmesini sağlayan faaliyetlerden biri olan anaokullarının kurulması ile ilgili olarak önemli girişimlerde bulunmuştur. Uluslararası Novi Pazar Üniversitesi'nin kurucularındandır ve İslam Fakültesi'nin dekanlığı ve üniversite rektörlüğü görevlerinde bulunmuştur. Bosna-Hersek'teki İslam Toplumu RİYASET'in de üyesidir. Hâlen, 2008 Temmuz'unda tekrar seçildiği, Sırbistan İslam Toplumu Başmüftüğü görevini yürütmektedir. Evli ve altı çocuk babasıdır.


07.11.2008/Milli Gazete

Haham Müslüman oldu

04/11/2008
Türkiye Yahudilerinin tarihinde ilk defa bir din adamı ailesiyle birlikte müslüman oldu. Aaron Kohen, ekim ayı başında eşi Flori Kohen ve kızı Meira ile birlikte Beyoğlu Müftüsü Recai Albayrak'ın huzurunda kelime-i şahadet getirerek Müslümanlığı seçti. Aynı zamanda müzisyen olan ve "Maftirim"in ardından geçtiğimiz hafta "Allah'a Övgüler / İbrani Aryaları" adlı albümü de yayımlanan Kohen, dul bir kadınla evlendiği için Yahudi şeriatına göre cemaatten dışlanmıştı. TÜRK Yahudilerinin tarihinde ilk kez Yahudi bir din adamı, eşi ve çocuğuyla birlikte müslüman oldu. 36 yıl boyunca muhtelif sinagoglarda ve son olarak Neva Şalom'da hazanlık (müezzin) yapan Aaron Kohen, Ekim ayı başında Beyoğlu Müftülüğü'ne başvurdu. Kohen Ailesi, Beyoğlu Müftüsü Recai Albayrak'in huzurunda kelime-i şahadet getirerek İslam'a geçti. Çocukluğundan beri sinagoglardan sonra ailesiyle birlikte cami ve kiliseleri de gezip dua ettiğini söyleyen Aaron Kohen, "Benim üç dine de saygım var. İslam, üç dini de kapsayan mütekamil bir din. Kur'an-ı Kerim'de üç dinin de temel özellikleri mevcut. Ben Tanır'nın huzuruna dini bütün bir mümin olarak çıkmak istediğim için İslam'ı seçtim. Hz. Muhammed'e de çok büyük sevgim ve saygım var" dedi. Türkiye Yahudi cemaatinin müslüman olmasına çok şaşırdığını da ifade eden Aaron Kohen, "Müslüman olduğumu duyanların bir kısmı çok sert tepki gösterdi, bir kısmı kampanyalar başlattı. Öfkelenenler de hiç az değildi. Ama benim için önemli olan insanın iç huzuru. Artık insanların tepkilerine pek fazla aldırmıyorum" diye konuştu. Türkiye Yahudi cemaatinin kendisini çok yalnız bıraktığını da belirten Aaron Kohen, şunları söyledi: "Ben cemaatten çok zulüm gördüm. Aç kaldım, parklarda yattım. Sadece istemedikleri bir kadınla, eşim Flori ile evlendim diye yaptılar bunu. Ben parkta yatarken Hahambaşılık ve cemaat sadece seyretti. 36 yıllık hizmetimi bir köşeye atıp 'bardak kırıldı' dediler." Beyoğlu Müftüsü Recai Albayrak ise Aaron Kohen, Flori Kohen ve kızları Meira Kohen'in müslümanlığı seçmesinden son derece mutlu olduğunu belirterek, "Kendisine tepkilerden çekinip çekinmediğini sorduğumda, 'Hayır hiçbir şeyden çekinmiyorum' diye konuştu. Musiki ile ilgilendiği için mistik yönü çok güçlü bir insan" dedi. KOHEN SOYADININ GİZEMİ Aaron Kohen, bir Fransız lisesinde öğretmenlik yapan Flori ile tanışıp áşık olduğu zaman Yahudi şeriatının katı kuralları ile karşılaştı. Flori duldu ve öyle altı dil bilmesi, entelektüel donanımının sağlam olması hiç de önemli değildi. Yahudi şeriatına göre, soyadı Kohen olan bir din adamı, dul bir kadınla evlenemezdi. Ama onlar her şeyi göze alarak evlendiler ve cemaatin büyük bir bölümü tarafından dışlanmalarına, çok güç günler geçirmelerine rağmen mutlu bir yuva kurdular. Küçük yaşlardan itibaren sesinin güzelliğiyle herkesin ilgisini çeken, Yahudi din müziği kadar Türk müziğini de gayet iyi bilen Aaron Kohen, 2002'de kalan Müzik'ten çıkan "Maftirim" albümüyle adını duyurdu. Maftirim, Edirne'deki Yahudi sinagoglarında hahamlarla Mevlevi dervişlerinin ortaklaşa ürettikleri bir müzikti. Aaron Kohen'in ikinci albümü, "Allah'a Övgüler, İbrani Aryaları" da geçtiğimiz hafta yine Kalan Müzik tarafından yayımlandı.
HÜRRİYET