1 Ekim 2008 Çarşamba

Müslüman olan Profösörün " İlk Namaz Heyecanı

Yeni müslüman olanlar Namazın ehemmiyetini hemen kavrıyor.Namazın İslam dinindeki ehemmiyetini sonradan olma müslümanlar hemen anlayabilmekte, bizim gibi anadan doğma müslümanlar ise nedense çok zor farkedebilmekteler. Müslüman memleketlerdeki namaza ve ibadete karşı olan lakaytlığı görünce bu işte bir terslik var gibi geliyor insana. Fakat durumu incelediğimizde müslüman toplumlarda başta eğitim olmak üzere bir çok konuda lakayt davranıldığını ve malayani şeylerle (gereksiz işlerle) vakit öldürdüklerini görebiliyoruz. Dinimizin temel direği olan ve olmazsa olmaz derecesinde ehemmiyeti bulunan namaz ibadetine karşı bile ciddi bir mesele gibi bakamıyoruz. Çokta önemli olmayan bahanelerle namazlarını terk edebilen müslümanların aslında dini ve dünyevi ne kadar büyük bir kayıp içinde olduklarını yeni müslüman olan insanların öykülerini dinleyince çok açık bir şekilde anlayabiliyoruz. Bu öyküleri okuyan insanların büyük çoğunluğu " Vay be, helal olsun. Adam müslüman olur olmaz namazını kılmaya başlamış, Kadın müslüman olur olmaz başını örtüp tesettüre girmiş." diyerek hayret ve takdirini ifade etmekle birlikte, " Ben zaten müslümanım, hemde anadan doğma müslümanım ve müslüman bir ülkede yaşıyorum. Benim de başımı örtüp tesettürlü olman lazım. Asıl namazını güzel kılan ben olmalıyım." diye düşünüp kendisine çeki düzen vermesi gerekmez mi?İşte böyle bir öyküde Amerikalı matematik Profösörü'nün islamiyete girişini ve ilk namazını anlattığı kitap çeşitli dillere çevrilerek yayınlandı. 2004 yılında Türkçe'ye çevrilen "Meleklerde Sorar" isimli kitap büyük bir ilgi ile okunmakta ve takdir toplamaktadır. Kitabın yazarı ve kahramanı Dr. Lang 80'lerin başında İslam'ı seçti ve bu tercihini anlattığı birinci kitabından sonra Amerika'da Müslüman olmakla; İslam'ın Batı'da yayılmasının önündeki engeller ve bunların çözüm yollarıyla ve bu dinin ikinci kuşağa nasıl aktarılması gerektiğiyle ilgili düşüncelerini ayrı bir kitapta toplama ihtiyacı duydu. Amerika'nın pek çok üniversitesinde matematik profesörü olarak 15 yıldır süren gözlemleriyle ve Müslüman ailelerinden gelen Amerikalı gençlerle kurduğu yakın diyalogla zenginleşen düşünceleri; İslam'ı nasıl anlamalı ve genç nesle nasıl anlatmalıyız, onların yaşadıkları dünya ile inançlarını uzlaştırmalarını nasıl sağlarız kaygısını taşıyan her anne babaya öncelikle hitap ediyor. Kitap, İslam'a anlayarak inanma ve zihni kalıplarından sıyrılarak yaklaşma cesareti gösterebilecek olanlara keyifli ve alışılmadık bir seyahat vaat ediyor. * Prof.Dr. Jeffery Lang'ın İlk Namazı..ABD'nin Kansas Üniversitesinden matematikçi Prof.Dr. Jeffrey Lang islam’a giriş hikayesini yazmış olduğu 'Melekler soruncaya kadar' (Even Angels Ask: A Journey to Islam in America) isimli eserinde derin felsefi düşüncelerle, ruhani duygular arasında ilk namazını şöyle dile getiriyor:“Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin buna endişelendiklerini gördüm, bana: Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın, dediler."Ben de kendi kendime, namaz bu kadar zor mu, dedim ve talebeleri duymamazlıktan gelerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. O gece, loş ve küçük odama çekilerek kitaptan abdest ve namaz hareketleri egzersizlerini yaptım, namazda okunacak bazı surelerin Arapça okunuşlarıyla İngilizce anlamlarını ezberlemeye çalıştım.İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, mutfaktaki ilk yemek denemesi yapan aşçı gibi kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle bir bir uyguladım.Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kilitli ve kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle Allahü Ekber dedim. Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum, yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. İkinci bir tekbir alarak Rükua gittim, rükuda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. Sübhane Rabbiyel Azim dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim. Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca donakaldım, secdeye gidemiyordum, efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum, üstelik bacaklarım da katlanamıyordu,utandım gülünç duruma düştüm zannettim. Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm, arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum.Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım, başımı seccadeye koydum, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime "Daha önümde üç tur daha var" diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim, sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde “Allah'ım geri zekalılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var,” diye dua ettim. Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı. Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp göz yaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkâr olmama rağmen, günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum: Allah'ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir. Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım. Ağlamam durunca, yaşadığım deneyi akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım. Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah'a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: “ Allah'ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar” hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakînen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa Sensiz yaşamak, Senin varlığını inkâr etmem mümkün değildir. "
Erdoğan AKDEMİR

Brezilya Müslümanları

Vehbi HORASANLI
Amerika kıt'ası, Müslümanların en az yaşadığı coğrafya. Bu kıt'ada Kanada, Guatemala, Kostarika ve Arjantin’e yolculuklarım olmuştu. Bu sefer Brezilya’nın Paranagua şehrine gittik. Arjantin’de televizyonda millî marşları çalınırken bir caminin ve namaz kılanların kısa bir görüntüsü yer alıyordu. Bu görüntü sayesinde ülkede Müslümanların yaşadığını anlayabiliyorsunuz. Fakat gittiğim son Güney Amerika ülkesinde yani Brezilya’da Müslümanlar en fazla yoğunluğa sahip. Yaklaşık 5 milyon Müslüman yaşıyor.
Gemimizin yanaştığı rıhtımdan bir caminin minaresi görünüyordu. Cuma günü gelince bir denizci arkadaşımla namaz kılmaya buraya gittik. Güzel bir mimariye sahip bu camide yerli Müslümanlarla tanıştık. Daha ziyade Suriye, Filistin ve Lübnanlı Müslümanlar bu ülkeye yıllar önce yerleşmişler. Şimdi ise Faslı Müslümanlar bu ülkeye geliyorlar.
Camide, namazdan sonra tatlı ikramı yaptılar. Bizim irmik tatlılarına benzer çok güzel bir şey yedik. İkram yapan Faslılardı. Bu ülkeye İslâmiyet’i yaymak amacı ile geldiklerini öğrendik. Akşama yemek ziyafeti verdiklerini söylediler. Bizi de davet etmişlerdi. Ne yazık ki ben gidemedim ama diğer denizci arkadaşım davete icabet etti. Güzel duygular yaşadığını söyledi.
Eğer haritaya bakarsanız bu kıt'aya Müslümanlığı yaymak için niçin Faslıların ilgi gösterdiğini anlayabilirsiniz. Zira Brezilya’nın hemen karşısında yani Atlantik Okyanusunun diğer tarafında Fas’ın olduğunu görürsünüz. Fas, yaklaşık 50 milyondan fazla nüfusu ile bölgenin güçlü bir devleti haline gelmiştir. İnşallah Amerika kıtasının İslâmiyet’i tanımasına vesile olurlar…
Bu arada yeni Müslüman olmuş bir genç ile tanıştık. Daha önce Yahudi imiş. Faslı kardeşlerimiz bu gençle ilgileniyorlardı.
Ayrıca bizim gibi Cuma namazını kılmaya gelmiş Pakistanlı denizci kardeşlerimizle tanıştık. Bunlarla hoş bir sohbetimiz oldu, zira İngilizce anlaşabiliyorduk. Fakat Portekizce konuşan diğer Müslümanlarla ve Arapça konuşan Faslılarla daha güç anlaşabiliyorduk. İyi ki Risâle kültürümüz var. Bu sayede dinî terminolojiye aşinalığımız olduğu için bir parça sohbet imkânı bulabilmiştik.
Biraz da Brezilya’dan bahsedeyim. Yaklaşık 150 milyon nüfusu ile Güney Amerika’nın en büyük ülkesi, ne yazık ki fakirlikle boğuşuyor. Halbuki dünyanın en zengin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip bu ülkede daha iyi şartlarda yaşanılacağını düşünmüştüm. Fakat gelir dağılımı çok bozuk. Halkın çok yoksul bir kesimi var ki durumu gerçekten içler acısı.
Futbol bu ülkede çok önemli. Türkiye’yi ve özellikle F. Bahçe’yi çok iyi tanıyorlar. Zira futbolcularının çoğu Brezilyalı. F. Bahçe, Şampiyonlar liginde başarılı oldukça kendi takımları kazanmış gibi sevinç duyuyorlar.
Dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Sao Paulo, Paranagua’ya çok yakın. 100 km kuzeyinde yer alıyor. Bu şehirde çok kısa bir süre kaldığımız için gezip görme imkânımız olmadı.
Bu ülkede sanıldığının aksine Katolik kilisesi çok kuvvetli. İki tane televizyon kanalı 24 saat dinî yayın yapıyor. Ekranda gördüğüm kadın ve erkek birçok kişi bir nev'î televizyon şovu yaparak Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyor. İlginç bir propaganda teknikleri var. Fakat bizim dinî vaazlarımıza hiç benzemiyor.
Son olarak bu ülkede Suudilerin büyük yatırımlar yaptığını gördüm. Ne yazık ki milyarlarca petro-dolar gerekli yatırım kolaylıklarını sağlamadığımız için hemen yakınında olmamıza rağmen bize değil, dünyanın diğer bir ucuna gidiyor. Ekonomistlerin ve gerekli girişimlerde bulunmayan hükûmetin kulağı çınlasın…
Yeni Asya
07.05.2008

Filipinli yeni Müslüman Reyyan (Lorna) Kılıç: Ramazan’ı Türkiye’de yaşamak daha kolay


ŞEMSİNUR ÖZDEMİR
Çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, minarelerinden beş vakit ezan sesi yükselen, cuma namazında camileri dolup taşan, Ramazan ayı gelince oruç tutmasa da sokakta yemek yemeye haya eden insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Ancak, Yahya Kemal’in “Ol mâhîler ki derya içredirler; deryayı bilmezler” dediği gibi, bizler de yaşadığımız ortamın güzelliğinin çok farkında değiliz.
İslam’ı tam anlamıyla yaşamada sorunlar olmasına rağmen şükretmemiz gereken çok şey olduğunu yurtdışında yaşayan Müslümanların dilinden duyunca daha iyi anlıyoruz.
4 yıl önce eşiyle birlikte yaşadığı Avustralya’da Müslüman olan Filipinli Reyyan (eski adı Lorna) Kılıç ile konuşurken de çoğu zaman şükür ifadeleri döküldü dilimizden. 1,5 yıl önce geldiği Türkiye’de Ramazan ayını yaşamanın kendisi için daha kolay olduğunu ifade eden Reyyan Hanım, “Avustralya’da Hıristiyanlar çoğunlukta. Onların içinde yaşarken Ramazan’ın gelip geçtiğinin pek farkında olmuyorduk. Kendi kendimize iftarımızı, sahurumuzu yapıyor, orucumuzu tutuyorduk. Ama Türkiye’de insanların çoğu oruç tuttuğu için en azından insanlara saygı oluyor. Ramazan’ın manevi güzelliğini daha çok hissediyorum. Bu anlamda Türkiye’de yaşamak daha rahat.” diyor. Aile çevresinin iftarlarda bir araya gelmesi, bayramlarda görüşülmesi çok hoşuna gidiyor: “İnsana mutluluk veriyor. Yurtdışında böyle değil. Her şeye rağmen burası daha iyi.” diyor. Reyyan Hanım’ın Müslüman olmasına eşi Hâki Kılıç vesile olmuş. 1994’te çalışmak için Avustralya’ya giden Hâki Bey, eczacılık için master programına gelen Lorna ile tanışır. Bir süre sonra evlenmeye karar vererek nişanlanırlar. Ancak, Lorna 1,5 sene süren ‘master’dan sonra ülkesine döner. Orada 2 yıl çalıştıktan sonra tekrar Avustralya’ya gelir ve evlenirler. 2000 yılında oğulları Ömer Faruk dünyaya gelir. İlk başlarda Lorna’nın İslam’a ilgisi yoktur; ancak eşiyle birlikte Müslüman grupların yaptığı çeşitli faaliyetlere ve hizmetlere katılır. Bu arada, sonradan Müslüman olan birçok bayanla tanışır ve yavaş yavaş zihninde oluşan soruları onlara yöneltmeye başlar. Aldığı cevaplar üzerine ilgisi artar ve bulabildiği kaynak kitaplardan İslam’ı araştırır. Önceden Katolik olan kişilerin Müslüman olduktan sonraki fikirlerini öğrenir. İki dinin karşılaştırmasını yapar ve neden Müslüman olduklarını soruşturur. İslam’ın mesajını tartışırlar. Bu arada Müslüman olması için ısrar eden eşinden de kendisine zaman vermesini ister. 18 Temmuz 2001 sabahı eşine Müslüman olmaya karar verdiğini söyler.
İçeride gizlice ağladım
O andaki duygularını ifade edemeyen Hâki Bey “Evlenirken o kadar mutlu olmamıştım inanın. Gittim içeride gizlice ağladım. Zaten hep dua ediyordum Müslüman olması için. Gençliğimden beri gemilerde, ülkemden uzakta çalıştım. Türkiye’de ailemden başka pek kimseyi tanımam. ‘Bir yabancıyla tanışsam evlensem ve Müslüman olmasına vesile olsam’ derdim. Allah nasip etti çok şükür.” diyor. Kendi halkının Müslümanlara çok iyi gözle bakmadıklarını belirten Reyyan Hanım, ilk başta Müslümanlığı kabul etmeyişinin en önemli sebebinin bu olduğunu söylüyor. Kendi aile çevresinde ve iş ortamında bile ‘Müslümanlardan her şey beklenir’ düşüncesinin hakim olduğunu ifade eden Reyyan Hanım, bu düşüncelerin kendisini korkuttuğunu belirtiyor. İslam’ı kabul etme sürecini şöyle anlatıyor Reyyan Hanım: “Daha önce kiliseye gitsem de papazların vaaz ederken ne söylediklerinin farkında olmadıklarını düşünürdüm. Çünkü onlara soru bile soramazdık.” diyor. Din değiştirmek kolay değil
Reyyan hanım, din değiştirmenin kolay bir şey olmadığını belirtiyor: “Yıllarca bir din ve onun kültürüyle birlikte yaşadım. Aile büyüklerim ve kilise Hz. İsa peygamberi Allah olarak tanıttı. İslam’ı araştırırken ikisi arasındaki farkı gördüm. Hz. İsa’nın Allah olmadığını, onun da bir insan ve peygamber olduğunu anladım. İlk fark ettiğim şey buydu; ama kabul etmem zaman aldı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu sonradan Müslüman olmuş insanlarla konuşurken ve okuduğum kitaplardan da anladım ve geçmişimle hesaplaştım. Annem daha önce kilise çatısı altında insanları bir araya getirmek için çalışmalar yapan bir grupta idi. Yıllarca annemle beraber Hıristiyanların toplantılarına katıldım. Hafta sonlarım hep onlarla geçti. Müslüman olduktan sonra her şey değişti. Var olmakla yok olmak gibi bir şey. Allah’ın her şeyin sahibi olan tek güç olduğuna inandım. Teslis inancını reddettikten sonra kendimi daha özgür hissettim. Çünkü eskiden birçok şeye bağlı hissediyordum kendimi. Ama İslam’da bir tek Allah’a inanıyorsun ve peygambere saygı duyuyorsun. İnsan olarak bağın Allah ile kendi aranda. Başka kimseye gerek yok.”
Reyyan Hanım, Müslüman olduktan birkaç ay sonra 11 Eylül olayları meydana gelir. İslamiyet’i tam bilmediği için ‘benim dinim bu mu?’ diye sorgulamaya başlar. Bu arada, İslam’ın çirkin ve yanlış anlatıldığı yayınların ve filmlerin aslında hangi amaçlarla yapıldığını, tarihteki çarpıtılan hadiselerin nasıl geliştiğini izah etme görevi de eşine düşer. O dönemde İslam’ı doğru anlatan İngilizce yayın bulamamaktan şikayet eden Hâki Bey, bu anlamda sonradan Müslüman olan arkadaşlarından çok büyük destek gördüklerini vurguluyor. Allah için aç duruyoruz
Allah için olunca aç durmak da kolay geliyor. Müslüman olmadan önce de eşiyle oruç tutan Reyyan Hanım, İslam ile şereflendikten sonra yine kitaplardan okuduğu kadarıyla Allah’ın kullarından isteklerini ve İslam’ın gereklerini öğrenir. Başını örter ve namaz kılmaya başlar. Farz olan Ramazan orucunun tamamını da o sene tutar. Oruçta başlarda çok zorlandığını ifade eden Reyyan Hanım şöyle konuşuyor: “Gün boyunca aç kalmak çok kolay değil; ama bunu Allah için yaptığımın bilincindeyim. Allah’ın verdiği nimetlere şükrediyorum. Ramazan’da istediğin yemeği istediğin anda yiyemiyorsun. Beklemen gerekiyor. Müslüman olduktan sonra ilk zamanlar haramı helali ayırmak zor geldi. Orada özellikle yediğine, içtiğine dikkat etmelisin. İlk zamanlar çok zorlandım. Ramazan’da yaşadığım açlık sayesinde fakir, aç ve susuz insanların nasıl yaşadıklarının, neler hissettiklerinin bilincine varabiliyorum. Onları anlamaya çalışıyorum. İlk iki hafta baş ağrısı çekiyorum; ama bu ibadetin İslam’ın gereği olduğunu biliyorum. Hasta olup da ilaç bulamayanları, susuz kalıp da su bulamayanları düşünüp sabrediyorum. Akşamı bekliyorum. İlk 15 günden sonra artık alışıyorsun ve geriye saymaya başlıyorsun. Her şey kolaylaşıyor. Bayramdan sonra da sanki hiç tutmamışsın gibi geliyor. Geçen Ramazan’da devamlı Müslümanların huzur ve refah içinde yaşaması, baskılardan kurtulması için dua ettim.”
Türkiye’ye yerleştikten sonra eşinin anlattığı sıcak aile ve komşuluk ilişkilerini bulamamaktan şikayet eden Reyyan Hanım, kitaplarda çok güzel anlatılan İslam’ın yaşandığını görememekten de büyük üzüntü duyuyor. Yurtdışında yaşayan Müslümanların birbirine daha yakın olduğunu, daha sıkı kenetlendiklerini ifade eden Reyyan Hanım’ın şu sözleri çok manidar:
Müslüman çok ama!
“Sonradan Müslüman olanlar birbirlerini daha çok destekliyor. Burada Müslüman olduğunu söyleyen çok; ama namaz kılmayan, İslam’a göre yaşamayan insanlar çoğunlukta. Acaba bunlar cennetten yer mi satın aldılar? Acaba ellerindeki servetin farkında değiller mi? Bir aileye ziyarete gittiğim zaman ben namaz kılıyorum. Çoğu kadının başı açık. Bana farklı gözle bakıyorlar. Avustralya’da bir şey olduğu zaman insanlar Allah’ın adını anarak konuşurlar. Kötü bir durumda ‘Allahuekber’, iyi bir durumda ‘Elhamdülillah’ derler. Ama Türkiye’de sanki insanlar bu kelimeleri ağzına almaya utanıyor.”
Zaman ramazan.
Sayı: 9
Bölüm: Uzaklarda Ramazan

Balıkesir'in Susurluk İlçesi'nde iki yıldır kafe işleten Alman asıllı İsveç uyruklu 70 yaşındaki Johansson Traute, Müslüman olup ''Meryem'' adını aldı.
İsveç'te çalıştığı fabrikadan emekli olduktan sonra yerleştiği Susurluk'ta yalnız yaşayan Johansson Traute, bir hafta önce Susurluk Müftülüğü'ne başvurarak Müslüman olmak istediğini bildirdi.
Susurluk Müftülüğü'nde düzenlenen törenle Müslüman olan ve Johansson olan adını ''Meryem'' olarak değiştiren Traute, çok mutlu olduğunu söyledi. Türkiye'ye ilk kez 1994 yılında geldiğini, o dönemde tatilini geçirdiği Antalya'nın Alanya İlçesi'nde, Susurluklu iki müzisyenle tanıştığını anlatan Traute, müzisyenlerin davetiyle geldiği Susurluk'u çok beğendiğini, bu yüzden emekli olduktan sonra ilçeye yerleşmeye karar verdiğini kaydetti.
Traute, Susurluk'a yerleştikten sonra İslam dininin güzelliklerini tanıdığına, bu yüzden Müslüman olmaya karar verdiğine işaret ederek, ''Bundan sonraki yaşamımı Müslüman olarak sürdürecek ve Müslüman olarak öleceğim'' dedi. Traute, ölümünden sonra mal varlığının ilçedeki ''hayır kurumları''na bağışlanması yönünde vasiyet hazırladığını, ilçede yaşayan Turhan Sağlam'ı bu işlemler için vasi tayin ettiğini de söyledi.
Törende konuşan Susurluk Müftüsü Cahit Çetin de üç aylar gibi kutsal günlerin yaşandığı bir dönemde Johansson Traute'nin İslam'a geçmesini çok güzel ve anlamlı bir hadise olarak değerlendirdiğini ifade etti.
Çetin, son din olan İslam'ın barışı, dostluğu ve sevgiyi ifade ettiğine işaret ederek, ''Yeni Müslüman kardeşimizi kutlar, İslam dinine ve Müslüman kardeşlerine hayırlar getirmesini dileriz'' diye konuştu.
http://www.kenthaber.com

Yayın Tarihi : 28 Eylül 2005

Habbab Bin erat'ın müslüman Olması

Habbab bin Eret, Ümmü Anmar adında İslâm düşmanı bir kadının azadlı kölesi idi. Demirci idi, kılıç yapardı. Peygamber Efendimizle öteden beri görüşür ve konuşurdu.Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz Dârü'l-Erkam'a yerleşmediği bir sırada gelip Müslüman oldu.O günlerde Müslüman olmak ve hele Müslümanlığını ilân etmek demek, malından ve canından olmayı göze almak demekti. Buna rağmen, Hazret-i Habbab, zerre kadar korku eseri göstermeden İslâmla şereflendiğini kahramanca ilân ve izhar etti.Kureyşli müşrikler, Müslüman olduğunu duyunca onu da eziyet ve işkencelere tabi tuttular. Ümmü Anmar hiddetinden çıldıracak gibiydi. Onu bağlattı, ateşte kızdırttığı demirle başını dağlattı. Hazret-i Habbab, geçim vasıtası olan mesleğiyle şimdi işkenceye uğruyordu! Ama nafileydi! Onun gönlü îmân ateşiyle çoktan tutuşmuştu.Bir gün çıkıp Resûlullahın huzuruna geldi. Ümmü Anmar'dan ve başının ızdırabından şikâyet etti. Peygamber Efendimiz:"Ya Rab! Habbab'a yardım et!" diye duâ etti.Bu duânın hemen akabinde Ümmü Anmar şiddetli bir baş ağrısına mübtelâ oldu. Ağrının ızdırabından inler dururdu. Sonunda kendisine, başını ateşle dağlaması tavsiye edildi. Hz. Habbab da bir müddet onun başını dağladı. Hz. Habbab Ateş Alevi İçindeMerhametten mahrum müşrikler, bir gün Hz. Habbab'ın gözleri önünde kocaman bir ateş yaktılar. Onu ateşin üzerine yatırıp, ayaklarıyla göğsüne bastılar. Bir müddet öyle bıraktılar.(1)

Seneler sonraydı... Hz. Ömer, İslâmın halifesi idi. Yanında Hz. Habbab bulunduğu bir sırada, İslâm uğruna çektikleri ezâ ve cefâyı kastederek:"Yeryüzünde şu meclise bundan daha layık ve müstehak olan, sadece bir tek adam vardır," diye konuştu. Hz. Habbab merak edip, "Yâ Emire'l-Mü'minîn! Kimdir o?" diye sordu.Hz. Ömer, "Bilâl'dir" diye cevap verdi.Hz. Habbab, "Yâ Emîre'l-Mü'minîn! O benim kadar işkence çekmemişti. Çünkü, müşriklerin eziyetlerinden Bilâl'i koruyan vardı. Benim ise, koruyucu hiçbir kimsem yoktu ve olmadı da" dedikten sonra müşrikler tarafından ateş içine yatırılmasını şöyle anlatmıştı:"Birgün müşrikler beni tuttular. Ateş yaktılar. Ateşin içine beni sırt üstü yatırdılar. Sonra adamın biri göğsümün üzerine bastı. Yer soğuyuncaya kadar da beni bırakmadı!"Bu sözlerinden sonra da Hz. Habbab, sırtını açtı. Ateş yanıklarından sırtı alaca olmuştu. Peygamberimize BaşvurmasıHer türlü eziyet ve işkenceye rağmen Hz. Habbab, îmân ve İslâmiyetinden zerre kadar ta'viz vermiyor, Allah ve Resûlüne sonsuz muhabbetini izhar etmekten çekinmiyordu.O, bir köle idi. Müşriklerle başa çıkacak durumda değildi. Maruz kaldığı ezâ ve cefâlardan dolayı Resûlullaha başvurmaktan başka elinden hiç bir şey gelmiyordu. Bir gün öyle yaptı. Efendimizin huzuruna çıkarak, "Ya Resûlallah! Çektiğimiz şu işkencelerden kurtulmamız için Allah'a duâ etmez misin?" dedi.Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem ibret, hem de müjde dolu şu cevabı verdi:"Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri, etleri soyulup, kazınırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi. Testere ile tepesinden ikiye bölünürlerdi de, yine bu işkenceler onları dinlerinden geri çeviremezdi.Allah, elbette bu işi (İslâmiyeti) tamamlayacaktır ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan Hadramut'a kadar tek başına giden bir kimse, Allah'tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiç bir endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz."(2)


As bin Vail'e Verdiği Cevap

Hz. Habbab'ın azılı müşriklerden As b. Vâil'den mühimce bir alacağı vardı. Birgün gidip alacağını istedi. Bu azılı müşrik, "Muhammed'i inkâr etmedikçe, sana olan borcumu ödemeyeceğim" dedi.Hz. Habbab, "Ben herşeyimden vazgeçerim, yine de ölünceye kadar ve öldükten sonra dirilinceye kadar onu red ve inkâr etmem" diye cevap verdi.Bunun üzerine As bin Vâil, "Ben, öldükten sonra dirilecek miyim?Eğer böyle birşey olacaksa, sabret. Diriltilip, malıma ve evlâdıma tekrar kavuştuğum o gün sana olan borcumu öderim"(3) diye küstahça konuştu.As bin Vâil'in bu sözleri üzerine Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerimelerde şöyle buyurdu:"Şimdi şu âyetlerimizi ve 'Elbette bana mal ve evlad verilecektir!' diyen adamı gördün mü?"O, gayba muttali mi olmuş? Yoksa Rahmânın huzurunda bir söz mü almış?Hayır, öyle değil, biz onun dediğini yazacağız ve azabını da çoğalttıkça çoğaltacağız.Ve o söylediği şeyleri hep elinden alacağız da, o bize tek başına gelecektir." (4)Hz. Habbab, her türlü tehlikeyi göze alarak Müslümanlığını ilân ettiği gibi, çekinmeden yeni Müslümanlara Kur'ân-ı Kerimi okutmak ve öğretmekle de meşgul olurdu.Hz. Ömer, elinde yalın kılıç, eniştesi ve kızkardeşinin evine hışımla girdiği zaman da yine bu fedakâr Sahabî onlara yeni inen âyetleri okuyor ve öğretiyordu

1. İbni Sa'd, Tabakât: 3/165

2. Buharî: 4/238-239

3. İbni Sa'd, Tabakât 3/164-165

4. Meryem Sûresi, 77-80

KARİKATÜRCÜ DANİMARKA’YA EN GÜZEL CEVAP


Danimarka medyasının İslam’a ve Müslümanlara saldırmasının kendisinde İslam’a karşı bir ilgi oluşturmaya başladığı Danimarkalı Tina, karikatür krizi sonrası Müslüman oldu.
-Nur Hanım öncelikle sizi biraz tanıyalım. Bize geçmişinizden bahseder misiniz?
1985 yılında Kopenhag’ın doğusundaki Ringkobing Şehri’nde doğdum. 6 yaşımda annemi kaybettim, babam bir daha evlenmedi. İlkokulu ve liseyi Ringkobing’de okudum. Daha sonra Üniversite okumak için Kopenhag’a geldim. 1 ay hukuk fakültesinde okuduktan sonra, hukuk fakültesini bırakıp Şarkiyat Eğitimi almaya başladım, şu an eğitimim sürüyor.
-Nasıl bir ortamda büyüdünüz? Aileniz dindar mıydı?
Annem pek fazla dindar bir kadın değilmiş; fakat babam kürtaja karşı çıkan, kilisedeki vaazları aksatmayan dindar bir Hıristiyan’dır. Babam annemin vefatından sonra kendini daha fazla dine vermiş, diğer kız kardeşimin ve benim dindar birer insan olmamızı istiyordu. Bu nedenle hafta sonları babamla birlikte kiliseye giderdik. Fakat ben 16 yaşımdan sonra dinden uzaklaşmaya, diğer arkadaşlarım gibi yaşamaya başladım.
-Nasıl yani?
Dans etmekten, arkadaşlarımla birlikte eğlenmekten hoşlanıyordum. Arkadaşlarla sık sık bir araya gelip, dans partileri düzenlerdik.
-İslam’la nasıl tanıştınız? Müslüman oluş serüveninizi dinleyebilir miyiz?
Üniversite eğitimi almak için Kopenhag’a gelmiştim. Hukuk fakültesinde okumaya başladım; fakat bir süre sonra hukuk fakültesinin bana göre olmadığını fark ettim. Okula başladıktan bir ay kadar sonra okulu terk edip bir cafede çalışmaya başladım. Cafeye genellikle yabancı gençler; özellikle de Türkler, Araplar, İranlılar ve Mısırlılar geliyorlardı. Müslümanlarla ilk kez bu cafede tanıştım. Fakat cafeye gelen gençlerin dinle pek fazla ilgileri yoktu, sadece domuz eti yememeye özen gösteriyorlardı. Karikatür olayları başlayınca İslam Danimarka Medyası’nın bir numaralı gündemi oldu. Televizyonlar, gazeteler sürekli olarak İslam hakkında haberler yapıyorlardı. Haberlerde İslam’ın bir terör dini olduğu, özgürlükleri kısıtladığı, fikir hürriyetine saygı duymadığı, kadınları ezdiği ifade ediliyordu. Biz de cafedeki arkadaşlarla sık sık karikatür olaylarını konuşuyorduk. Çok fazla dindar olmasalar da İslam’a yapılan bu saldırı Müslüman Gençleri bir hayli kızdırmıştı.
KARİKATÜRLE BAŞLAYAN İLGİ
Danimarka Medyası’nın sürekli olarak İslam’a ve Müslümanlara saldırması, ben de İslam’a karşı bir ilgi oluşturmaya başladı. Kendi kendime “Danimarka medyası bir çok din varken niçin özellikle İslam’la ilgili haberler yapıyor? Danimarkalı Karikatüristler niçin özellikle İslam’ın peygamberine saldırıyorlar?” diye sormaya başladım. İnternet üzerinden İslam’la ilgili İngilizce Siteleri ziyaret ediyordum ve bu sitelerdeki yazıları okuyordum. Karikatür olayları büyüdükçe İslam’a olan ilgim daha da fazla arttı ve bir İslam Ülkesi’ni ziyaret etmeye karar verdim. Mısır’a gezi düzenleyen bir turizm acentesiyle Kahire’ye gittik. Gezi grubumuzda Yahudiler, Türkler, Danimarkalılar, Pakistanlılar ve Polonyalılar vardı. Bir hafta boyunca Kahire, İskenderiye ve Şarmul Şeyhi gezdik. Özellikle Müslümanların yabancılara karşı olan konukseverliği ve Mısır’da gezerken duyduğum ezan sesleri beni çok etkiledi. Her ezan sesi duyduğumda gökyüzünden bir şeylerin bana seslendiğini hayal ediyordum ve ağlamak istiyordum. Mısır’dan döndükten sonra sık sık cafeye gelen Müslüman gençlerle İslam üzerine konuşmaya başladık. Onlara İslam; içki içmeyi, farklı kadınlarla birlikte olmayı yasaklıyor; fakat siz Müslüman olduğunuz halde İslam’ın bu emirlerine niçin uymuyorsunuz? diye soruyordum.
-Bu sorunuza ne tür cevaplar alıyordunuz?
“İslam bizim kalbimizde, dindar olmasak da İslam’a inanıyoruz” diyorlardı. Fakat karikatür olaylarından sonra cafeye gelen Müslümanların çoğu daha da dindarlaşmaya başladı.
-Daha sonra ne oldu? Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz?
İslam hakkında yaptığım araştırmalar hayatımı değiştirmeye başladı. Artık daha fazla okuyordum ve daha iyi bir insan olmuştum. İçki içmiyordum ve geceleri de diskoya gitmiyordum. Cafeden ayrılıp Şarkiyat bölümünde okumak için tekrar üniversiteye kaydoldum. Şarkiyat okumak istememin nedenlerinden biri de İslam hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaktı. Bir arkadaşımla birlikte Kopenhag’da Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları Norrebro Bölgesi’nden ev tuttuk.
-Bu tercihinizin özel bir nedeni var mıydı?
Hayır. İnternetten araştırma yaptık. Norrebro’da bulduğumuz ev son derece ucuzdu. Bu nedenle orada yaşamaya başladık.
“İSLAM FARKLI; MÜSLÜMANLAR FARKLI”
-Norrebro’daki Müslümanlar nasıldı? Müslümanlarla birlikte yaşarken ne tür gözlemlerde bulundunuz?
Özellikle gençlerin İslam’la hiçbir ilişkileri yoktu. Bir çoğu tıpkı Danimarkalılar gibi yaşıyorlardı ve sohbetlerinin konusu sürekli olarak sanatçılar, futbolcular ve film yıldızlarıydı. Norrebro’da yaşayan Müslümanların benim üzerimde olumlu etkileri olmadı. Bu arada İslam üzerine yaptığım araştırmalarımı iyice arttırmıştım, okuldan döndüğümde hemen internetin başına geçiyordum ve saatlerce İslam hakkındaki yazıları okuyordum. İslam’ı araştırdıkça içimdeki Müslüman olma isteği daha da arttı. Ayrıca Avrupa’da yaşayan Müslümanların yaşantılarına bakıp, İslam’ı değerlendirmemem gerektiğini de öğrendim. Çünkü bu insanların yaşantılarıyla İslam’ın istekleri arasında büyük farklar vardı. İnternetten sürekli olarak Kur-an’ı Kerim dinliyordum ve Kur-an dinlemek kalbime huzur veriyordu. Zain Bhikha’nın İslam’la ilgili klipleri de beni çok etkiledi. Özellikle “Allah Biliyor” isimli parçayı dinlediğimde sürekli ağlamak istiyordum ve içimde Allah’a karşı büyük bir sevgi oluşuyordu. “Son Nefes” isimli bir klip seyretmiştim. Klip ölümü anlatıyordu, bu klipi seyrettikten sonra “kendi kendime ölünce ne yapacağım?” diye sormaya başladım. İçimi büyük bir korku sardı. Zihnimde, cevaplayamadığım bir sürü soru vardı. Bir Kur’an Meal-i alıp okumaya başladım. Şimdiye kadar Kur-an’ı hep dinlemiştim, fakat hiç okumamıştım. Kur-an okumaya başlayınca zihnimdeki sorular bir bir cevaplanmaya başladı. Her ayet adeta beni büyülüyordu. İçimde büyük bir heyecan ve coşku oluşmuştu. “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir” ayetini okuduğumda gözyaşlarımı tutamadım ve Kur-an’a sarılarak ağlamaya başladım. O an dünyaya geliş nedenimi çözmüştüm, Allah beni dünyaya kendisine kulluk etmem için göndermişti ve hepimizi bir imtihana tabi tutuyordu. İslam’a karşı içimde en ufak bir şüphe kalmamıştı ve Müslüman olmaya karar verdim. Pakistanlı Müslüman bir arkadaşım vardı; O’ndan İslam’a girmem için bana yardım etmesini istedim. Birlikte Kopenhag’da yaşayan İmam Abdullah Wahid isimli bir Danimarkalı’nın ziyaretine gittik. İmam Abdullah da sonradan Müslüman olmuş ve İslami bilgisi son derece gelişmiş bir Danimarkalı’ydı. Aynı zamanda bir davetçiydi ve bürosuna ziyarete gelen Danimarkalılara İslam’ı anlatıyordu. İmam Abdullah’a Müslüman olmak istediğimi ve bana yardım etmesi gerektiğini belirttim. İmam, Müslüman olduktan sonra yepyeni bir hayata başlayacağımı, bundan dolayı bu kararımı çok iyi düşünmem gerektiğini söyledi. Ayrıca benden Müslüman olmak istediğimi aileme haber vermemi de istedi. Bana; “Seni bir hafta sonra tekrar büroma bekliyorum” dedi.
-Bu ziyaretiniz esnasında Müslüman olamadınız mı?
Hayır.
-Daha sonra ne yaptınız?
Eve geri döndüm ve babama göndermek için uzun bir mektup kaleme aldım. Mektupta babama İslam’la tanıştıktan sonra neler hissettiğimi ve niçin Müslüman olmak istediğimi açıkladım Mektubun sonunda İslam’ın anne ve babaya verdiği önemi Kur-an’dan örnekler vererek anlattım. Babamın Müslüman olduktan sonra onu terk edeceğimi düşünmesini istemiyordum. Mektubu gönderdikten iki gün sonra babam beni telefonla aradı ve bana bağırmaya başladı. Müslüman olursam kendisiyle bir daha görüşemeyeceğimi, benimle bütün bağlarını keseceğini söyledi. Babamı sakinleştirme çabalarım sonuç vermeyince, babama Müslüman olma konusunda kararlı olduğumu belirttim. Babam yüzüme telefonu kapadı ve beni bir daha aramadı.
-Şu an babanızla görüşüyor musunuz?
Hayır. Örtünmeye başladıktan sonra babam daha da çıldırdı. Bana “Başındaki o çuvalı çıkarana kadar seninle görüşmeyeceğim” dedi. Benim Müslümanlar tarafından kandırıldığımı ve kısa zamanda Müslümanların gerçek yüzünü göreceğimi düşünüyor. Fakat Müslümanların nasıl oldukları beni çok ilgilendirmiyor, bence önemli olan İslam’ın nasıl olduğu. Bir hafta dolduktan sonra İmam Abdullah’ın bürosuna gittim. İmama aileme haber verdiğimi ve Müslüman olma konusunda son derece kararlı olduğumu söyledim ve Kelime-i Şehadet getirerek İslam’a girdim. İnsanlar bana nasıl Müslüman olduğumu, din olarak niçin İslam’ı seçtiğimi soruyorlar. Aslında ben İslam’ı seçmedim, İslam beni seçti ve Rabbim İslam’a girmem için bana yollar hazırladı.
“ÖRTÜM SAYESİNDE EKSİK OLAN ŞEY TAMAMLANDI”
-Ne zaman örtündünüz?
Müslüman olduktan 3 hafta sonra örtünmeye karar verdim. İslam’a girmiştim fakat bir şeylerin eksik kaldığını hissediyordum. Kendimi daha fazla Müslüman hissetmeliydim. Ayrıca Müslüman olduktan sonra erkeklerin bakışları beni çok fazla rahatsız etmeye başlamıştı. Müslüman olduktan 3 hafta sonra ev arkadaşımla birlikte başörtüsü satan bir mağazaya gittik. Mağazanın önüne geldiğimizde içimi büyük bir heyecan kapladı. Bir başörtüsü satın aldım ve başımı örttüm. Örtündüğüm an, Müslüman olduktan sonra içimde eksik kalan şeyin artık tamamlandığını fark ettim. Örtüm sayesinde Allah’ın beni daha fazla sevdiğini hissediyorum.
-İslam’a girdikten sonra hiç hayal kırıklıklarınız oldu mu?
Evet. İslam’a girmeden önce bütün Müslümanların aynı şekilde düşündüklerini hayal ediyordum. Fakat Müslümanları gözlemledikçe düşüncemin yanlış olduğunu anladım. Önce Hizbu’t-tahrir Grubu ile tanıştım, daha sonra selefilerle, daha sonra da sufilerle. Hepsi de kendi anlayışlarının gerçek İslam olduğunu savunuyorlar. Bence Müslümanlar bu şekilde gruplara ayrılmamalılar, çünkü Kur-an hepimizin kardeş olduğunu ve Müslümanların gruplara ayrılmamaları gerektiğini ifade ediyor.
-Danimarka’da İslam’a ilgi hangi boyutlarda?
Özellikle karikatür olaylarından sonra İslam’ı araştıran birçok Danimarkalı, Müslüman oldu. Benim okuldan tanıdığım 3 arkadaşım da karikatür olaylarından sonra İslam’ı araştırıp Müslüman oldular. Kendisini en son ziyaretimde İmam Abdullah bana her hafta en az iki Danimarkalı’nın ofisine gelip İslam’a girdiğini söyledi. İmam Abdullah gibi Danimarka’da onlarca imam var. İnşallah İslam bütün Danimarka’ya yayılır.
-Son olarak geleceğe dair hayalleriniz neler diye sorsam?
Okulumu bitirip Mısır’da veya Suriye’de Arapça eğitimi almak istiyorum, babamın da Müslüman olmasını çok istiyorum. Ayrıca iyi bir insanla evlilik yapıp, Danimarkalıları İslam’a davet edecek çocuklar yetiştirmek istiyorum.
Timeturk
Tarih : Eylül 15th, 2008

Amir Mohammed Herzog: Misyonerken Müslüman Olan Alman



Amir Mohammed Herzog’un yaşı, 60’ın üzerinde. Ancak asıl doğum tarihini 1979 olarak kabul ediyor. Çünkü o tarihte Müslüman olmuş. İslam’a varan yolunun hikayesini şöyle anlatıyor:“Çocukluğumda sıkı bir dini eğitimden geçtim. 1960’ların başında, Amerika’da yayılan ‘Operation Mobilisation’ adlı Hıristiyan gençlik hareketinin etkisinde kaldım. 1965 yılına kadar Avusturya, Belçika, İngiltere ve Fransa’da kapı kapı evleri dolaşarak bu dini hareketin yayılması için çaba harcadım.Daha sonra, çok tutucu bir Hıristiyan kuruluşu olan Selamet Ordusu (Heilsarmee) saflarına katıldım. Bu gurubun içinde de beş yıla yakın misyoner olarak çalıştım. Ancak bütün bu faaliyetlerim içinde, bir türlü aradığım ruhi huzura kavuşamıyordum.Bu dini çalışmalarımın yanında, sosyal içerikli bir iş daha edindim ve böylece kendime meşgale arayışımı sürdürdüm. İkinci işim, Arap ülkelerinden Almanya’ya gelen ilticacı gençlere kilisede danışmanlık göreviydi. Çoğu Müslüman olan Arap gençleriyle yakın ilişkiler kuruyor, işim gereği bazen de ailelerini ziyaret ediyordum. Bir gün ziyaretine gittiğim Lübnanlı bir ailenin evinde, beklenmedik bir olayla karşılaştım. Evin bir odasından gelen musiki beni çok etkiledi. Bu harika ahenk beni alıp o zamana kadar hiç tanımadığım bir huzur alemine götürdü. Hayran oldum ve tabii çok şaşırdım. Bir süre dinledikten sonra da, ‘Bu büyüleyici müzik nedir?’ diye sordum.Lübnanlı genç, ‘Müzik değildir, babam odasında Kur’an-ı Kerim okuyor’ dedi…Bu cevap beni çok şaşırttı. Çünkü o güne kadar Müslümanların kitabı hakkında hiçbir olumlu fikrim yoktu.Ama bu dinlediğim, hiçbir şey anlamadığım ahenkli, etkileyici, insanın içine işleyici ses, boş değildi. Boş olmak ne kelime, o zamana kadar duyduğum hiçbir sese de benzemiyordu. Bu kitapta beni etkisi altına alan bir cazibeli sır vardı…Bu etkiden kendimi kurtaramadım. Hemen bir kitapçıya gidip Almanca Kur’an-ı Kerim meali aldım. İlk okuduğumda pek bir şey anlayamadım. Ama kalbim, ondaki sırrı mutlaka blmam gerektiğini söyledi. Tekrar okudum. Yine fazla bir şey anlayamadım. Üçüncü defa, son sureden başlayarak bir daha okudum.Bu sefer İslam dini beni beklemediğim ölçüde etkiledi. Aradığımı bulmuştum. Hem kalbim, hem de kafam, yıllardır aradığım huzuru yakalamıştı.Ama Müslümanlar… Bu Kitab’ın bağlıları, onlar nasıl kimselerdi? Onların yaşadığı gibi yaşayabilir miydim?1977 yılında yolum Ürdün’e düştü. Oradaki hayat, Müslümanların birbirlerine insancıl davranışları, benim İslam’a daha ziyade yaklaşmama yardımcı oldu.O tarihten sonra, iki yıl üst üste bu ülkeye gittim. Nihayet 25 Ekim 1979’da Ürdün’de Ghar adlı bir köyde Müslüman oldum.”Amir Mohammed Herzog, Müslüman olduktan sonra yaşadığı Berlin’e döner. Orada aile çevresinin sert tepkileriyle karşılaşır. Fakat bu tepkiler onu etkilemez ve Müslümanlığın bir barış ve kardeşlik dini olduğunu anlatmaya başlar. Kendisi gibi, hakikati arayan birçok Alman vatandaşı bulunduğunu görür. Onlara yol göstermek ve ışık tutmak maksadıyla, ‘Allahü Ekber’ adlı bir dergi çıkarmaya başlar. Ayrıca Berlin’de ‘İslam’ın Dostları Derneği’ni kurar. Derneğin amacını şöyle açıklıyor: “Derneğimiz her türlü politik çalışmayı reddeder. Yalnızca İslam dinini daha iyi tanıtmak, Alman toplumundan yeni yeni Müslüman kardeşler kazanmak çabasındayız.”Herzog, bütün hayıtını İslam’a adadığını söylüyor. Haftanın yedi günü, İslam dini hakkında bilgi almak isteyen Almanlar’a danışmanlık yapıyor. Haftalık televizyon programları hazırlıyor.Bir mescidi andıran evinde 5 vakit namazı hiç kaçırmadığını belirten Herzog, en büyük dileğinin, ‘camiler cenneti İstanbul’u ziyaret etmek olduğunu da sözlerine ekliyor.
Kaynak: Eğitim Bilim Derg., Temmuz 2000, s. 68.