1 Ekim 2008 Çarşamba

Bizans ordusunun Müslüman olan komutanı George




Hz. Peygamber s.a.s., İslamın payidar olması ve insanlığın kurtulması için, milâdi 7. yüzyılın iki emperyalist süper gücü olan Bizans ve Iran İmparatorlukların çökmesi gerektiğine işaret etmiş ve daha hayatta iken, buralara savaş açmıştır. Bizans ve Iran: Bugünün Rusya ve Amerika’sı, Avrupa’sı ve Çin'i...Bizans köyleri, kasabaları, şehirleri, teker teker İslâm Devleti'nin egemenliğine giriyor: Halid b. Velid'in elinde teslim oluyorlardı... Resûlullah s.a.s'in duası gerçekleşmiş, Halid Allah’ın kılıcı (Seyfullah) olmuştu... Koca Bizans kaleleri, âdeta onun kılıcıyla yerle bir oluyordu. Bunlar hikâye de değildi... Nitekim iki süper devletten Bizans, her gün biraz daha küçülüyor, topraklarını, vatandaşlarını İslam adaletine, yani Allah’ın kanunlarına terk ediyordu. Bu şekilde, tek gayeleri Allah’ın kanunlarını her tarafa ha kim kılmaya matuf olan (1) İslam ordusu, bugünkü Ürdün sınırları içerisinde bulunan ve o zamanlar Bizans’ın elinde bulunan Yermuk'a varmıştı.İslam ordusunda, 100'ü Bedir savaşına iştirak etmiş olan (Bedrî) bin kadar sahabe vardı (2).

İKİ ORDU KARŞILAŞIYOR

İslam ordusuyla kâfir ordusu karsı karsıya gelmişlerdi. Her iki tarafın ordu komutanları, ordularının savaş düzenine sokuyor, son taktiklerini veriyorlardı.
Her iki ordu bu şekilde karşı karsıya gelince, Bizans ordu komutanı George ordusunun saflarından ayrılarak, her iki ordu arasında durdu ve İslam ordu komutanı Halid'i istedi. Halid, yerine Ebû Ubeyde Ibnu'l-Cerrâh'i bırakarak, atini George'ye doğru sürdü. Her iki komutan birbirlerine o kadar yaklaştılar ki, atlarının boyunlan birbirine değiyordu (3).
İki davanın, ideolojinin, dünya görüsünün temsilcileri karşı karsıya gelmişlerdi: Bir yanda İslam, öbür yanda Sirk ve Küfr!..
Her iki komutan birbirlerine aman verip konuşmaya başladılar. George söyle dedi:

— Ya Halid, bana doğruyu söyle ve yalan söyleme! Çünkü hür olan yalan söylemez. Bana oyun oynamaya da kalkma, çünkü asil olanlar, Allah rızası için konuşmak isteyene oyun yapmazlar. Allah’ın sizin Peygamber'e gökten bir kılıç indirdiği ve Peygamber'in de onu sana verdiği ve o kılıcı üzerlerine çekip savaştığın her kavmi maglub ettiğin doğru mu? Halid:
— Hayır! Dedi. George tekrar sordu:
- O halde, niçin Seyfullah (Allah’ın kılıcı) diye adlandırıldın? Halid su cevabi verdi:

- Allaha teala bize Peygamberini gönderdi. O bizi İslam’a davet etti. Biz ise, ondan nefret edip, ondan uzaklaştık. Sonra bir kısmımız ona inanıp, tabi oldu, bir kısmımız da onu yalanlayıp uzaklaştı. Ben, onu yalanlayıp, ondan uzaklaşan ve onunla savaşanlar arasındaydım. Daha sonra Allah kalplerimize hidayet verdi ve ona inandık. O zaman bana, "Sen, Allah'a başka güçleri ortak kosanlar -yani O'na inandıklarını söyledikleri halde O'nun kanunlarına değil, kendi yaptıkları kanunlara tabi olanlar- üzerine çekilmiş olan Allah kılıçlarından bir kılıçsın!" dedi ve muvaffak olmam için dua etti. Böylece bana "Seyfullah" dendi. Ve ben, Allah’ın yanında başka güçler tanıyan, onlara tabi olanlara karşı en şiddetli savaşan Müslümanlardan biriyim. George:

— Doğru söylüyorsun, dedi ve devam etti:

— Ya Halid, beni neye davet ediyorsun? Halid söyle dedi:

— Allah dışında, itaat edilecek hiç bir ilâh, yani güç, yani put, yani makam, yani kişi tanımadığına; Muhammedin, O'nun hem kulu, hem de Peygamberi olduğuna inanmak ve bunu herkese karşı açıkça ilân edip sehâdet etmek; Peygamber vasıtasıyla Allah'tan gelen kanunları ikrar edip uymak! George söyle sordu:

— Peki, bu dediklerini kabul etmeyenlere ne yaparsınız? Halid su cevabi verdi:

— Teslim olurlarsa, onlardan cizye alır, inançlarına karışmayız ve İslam Devletine tabi olurlar. George devam etti:
— Cizye vermezlerse? Halid söyle dedi:
— Onlara savaş açacağımızı söyler ve onlarla savaşırız! George tekrar sordu:
— Bugün dininizi kabul edip size katılanların Allah katında mevkisi ne olur? Halid su cevabi verdi:
— Allah’ın bize farz kıldığı gibi, mevkisi bizimkiyle ayrı olur. Güçlü olanımız, zayıf olanımız; önce Müslüman olanımız; sonra Müslüman olanımız, hepimizin mevkisi birdir. George yine sordu:
— Ya Halid, bugün sizin dininize girenin sevabı ile sizinki aynidir, demek mi istiyorsun? Halid:
— Evet, hatta bizden de üstündür! George:
— Nasıl sizinle bir olur ki, siz ondan önce Müslüman oldunuz? Halid:
—Biz bu dine girip, Peygamberimiz s.a.s.'e biat ettiğimizde, o aramızda yaşıyordu. Ona Allah'tan haberler geliyor, o da bize tebliğ ediyordu. Bize öyle deliller gösteriyordu ki, bizim gördüklerimizi görenlerin, duyduklarımızı duyanların Müslüman olup, biat etmeleri tabii bir şeydi. Size gelince; siz bizim gördüklerimizi görmediniz, duyduklarımızı duymadınız ve onda müşahede ettiğimiz harikalara şahit olmadınız. Onun için, aranızdan, kim samimi bir niyet ve ihlâsla dinimize girse, o bizden üstün olur! George söyle dedi:
— Billâhi bana doğru söyledin, yalan söylemedin ve beni kendi fikrine çekmek için bir şey söylemedin. Halid:
— Billâhi sana doğru söyledim. Benim, ne senden ve ne de siz-en olan hiçbir kimseden korkum yok! Sana söylediklerimin doğru olduğuna da Allah kefildir.

BİZANS KOMUTANI MÜSLÜMAN OLDU
Bunun üzerine George,, "doğru söyledin" dedikten sonra, kalkanını ters çevirdi ve Halid'e yaklaşarak, "bana İslam’ı öğret" dedi.Halid, George’ye karargâhına götürerek, üzerine bir tulum su döküp guslettirdi. Daha sonra da iki rekât namaz kildi.George'nin Müslümanlar tarafına geçmesini hücum sanan Bizans askerleri saldırıya geçti ve savaş başladı.George Müslüman olmuş, Halid'in yanında, biraz önce komutanı olduğu Bizans ordusuna karşı savaşıyordu. Savaş aksama kadar sürdü ve İslam ordusunun zaferiyle son buldu (4).

FARKLI BİR ŞEHİT
Müslüman şehitleri arasında, bir tanesi vardı ki, farklıydı öbürlerinden. Peygamber'i görmemiş, Kurman-i duymamıştı o...Zekât nedir bilmiyor, Hac 'dan dan habersizdi o... Ayet okumamış, oruç tutmamıştı o... Bu farklı şehidin adi George idi. Halid'e bakarak kıldığı iki rekât namazdan başka namaz kılmadı. Adini bile Müslüman adına çevirmeye fırsatı olmadı. Bir tek şey bildi George: Kendini Allah davasına feda etmek... Buram buram sehadet kokuyordu George. Cennet görevlileri onu cennette ağırlamak için yarışıyorlardı âdeta... Allah’ın kılıcı Halid, Müslüman olusu henüz bir günü doldurmamış olan bu şehide gıpta ile bakıyor, Allah’ın hikmet ve kudreti karsısında, sevinç ve şükür gözyaşları döküyordu. George, "kalu belâ"dan beri, Allah davası için şehid olmus, en güzel insanlar arasına giriyordu... Ne mutlu ona ve onun gibi olanlara!..



Dipnotlar:
(1) Bk. Kuran-i Kerim. Bakara sûresi, 193
(2) Taberi Tarihul-Umemi ve'l-Mulûk, Beyrut, 1962, III. 397
(3) Taberi, a.g.e III. 398.
(4) Savaşın ayrıntıları için bk. Taberi a.g.e III. 398-401

Kaynak: Prof. Ihsan Süreyya Sırma, Tarih şuuru, Seha yayınları

Müslüman olan ünlü İspanyol sanatçı Carlos Fajardo:

Müslüman olmadan önceki ismi tam olarak Juan Carlos Carmona Fajardo. İspanya'nın bir dönem en popüler flamenko sanatçılarından biri olan Fajardo'nun hayatı, tasavvufu ve sufileri tanıdıktan sonra tamamen değişmeye başlamış. Fajardo kendinde meydana gelen değişimi şu cümlelerle anlatıyor: "Bir zamanlar benim için çok değerli olan dünya, büyük mutasavvıfların eserlerini okuduktan sonra tamamen değersizleşti. Sufiler benim başka bir dünyayı, ruhun dünyasını keşfetmemi sağladılar." 26 yaşında Müslüman olan İspanyol sanatçı, Abdullatif olarak anılmaya başladığı yeni hayatında kendine özellikle İbn-i Arabi ve Mevlâna Celaleddin Rumi gibi mutasavvıfları örnek aldı. Daha çok Afrika ülkelerindeki sufiler arasında yaygın olan Şazeli tarikatına mensup olan Abdüllatif, ayrıca iyi bir tasavvuf araştırmacısı. Sufilik üzerine 2 kitabı bulunan Abdüllatif, Tasavvuf felsefesine de son derece hakim. Saatlerce süren sohbetimiz esnasında sürekli olarak sıradışı bir entelektüelle karşı karşıya olduğum hissine kapıldım. Şu an Çin'li Müslüman bir bayanla evli olan Abdüllatif, Şam'da son derece mütevazi bir hayat yaşıyor. Ne zamandır müzikle uğraşıyorsunuz? Bize biraz müzik yaşamınızdan bahseder misiniz?Çocuk yaşlardan itibaren müzikle uğraşmaya başladım. Biz müzisyen bir aileyiz. Annem, babam ve kardeşlerim de benim gibi flamenko çalıyorlar. Özellikle annem İspanya'da tanınan bir sanatçıdır. İlk müzik derslerimi annemden aldım. 17 yaşımdan itibaren müzik bütün hayatımı kapladı. İlk konserlerimi İspanya'da verdim. Daha sonra başka ülkelere davet edildim ve Avrupa'nın bazı şehirlerinde de sahneye çıktım. Müslüman olduktan sonra ise bir dönem müziğe ara verdim. Çünkü müziğin İslam tarafından yasaklandığını düşünüyordum. Fakat İmam-ı Gazali'nin müzik konusundaki yorumları tekrar müziğe dönmemi sağladı. İmam-ı Gazali "insanlara Allah'ı hatırlatan, hikmeti öğreten müziğin İslam tarafından yasaklanmadığını" söylüyor. Müslüman olduktan sonra büyük Şeyh İbn-i Arabi ve Mevlana Celaleddin Rumi'nin bazı şiirlerini flamenko ve birkaç enstrümanın eşliğinde yeniden yorumladım. Birkaç sene daha sufi müziği ile uğraştım. Şam'a geldikten sonra ise müzikten tamamen uzaklaştım. Şu an sadece şiir yazıyorum.İslam'la tanışmanız nasıl oldu? Müslüman olmaya niçin karar verdiniz?İslam'la tanışmadan önce tasavvufla, sufilikle tanışmıştım. Sufiliği araştırdıkça zaman içinde Müslüman olmam gerektiğini anladım. O dönemler doğu dinleri ile ilgili araştırmalar yapıyordum. Çünkü Hıristiyanlık beni mutlu etmiyor, bir çok konuda sorularımı cevaplayamıyordu. Anne ve babam iyi birer hıristiyan olmalarına rağmen, ben kendimi bir türlü hıristiyan olarak hissedemiyordum. Uzun dönem budizmle ilgili kitaplar okudum. Budizim de de bir çok yanlış inanç ve uygulamaya rastladım. Elime sufilerin bazı kitapları geçti. İlk önce Büyük Şeyh İbni Arabi'nin birkaç kitabını okudum. Daha sonra da Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevisini inceledim. Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'si ve hayatı beni çok etkiledi. Hatta 2 sefer Rumi'nin mezarını ziyaret etmek için Konya'ya gittim. Konya'ya yaptığım ilk ziyaretin ardından sufi olmaya, mutasavvıflar gibi yaşamaya karar verdim. 7-8 ay Müslüman olmadan sadece bir sufi olarak yaşadım. İspanya'ya döndükten sonra tanıştığım bazı sufiler bana İslam'ı anlattılar ve Müslüman olmayı kabul etmeden sufi olunamayacağını söylediler. Bir süre de İslam'ı araştırdım. Kur'anı ve Hz. Peygamberin hayatını okudum. Bu araştırmalarımın sonunda İslam'a iman ettim. Tasavvuf'un neyinden etkilendiniz? Mevlana'da sizi çeken şey neydi?Tasavvuf çok derin bir ilim, apayrı bir dünya. Sufilik kelama dökülmekten çok insanın ancak hislerle, kalple farkedebileceği bir alem. Siz elmayı yerseniz; fakat tadını anlatamazsınız. İşte sufilik te böyle bir şey. Tasavvuf insana eşyanın asıl yüzünü gösteriyor. Fakat insanların çoğu eşyanın sahte yüzü ile meşguller. Mevlana Celaleddin Rumi eşyanın gerçek yüzünü tanıyan ve Allah tarafından kendisine hikmet verilmiş büyük bir mutasavvıf. Mevlana ve İbn-i Arabi gibi hikmet sahibi insanlar bize dünyanın değersiz olduğunu, asıl mutluluk ve huzurun ancak Allah'ı hissetmekle mümkün olabileceğini tavsiye ediyorlar. Bir zamanlar benim için çok değerli olan dünya, bu büyük mutasavvıfların eserlerini okuduktan sonra tamamen değersizleşti. Sufiler benim başka bir dünyayı, ruhun dünyasını keşfetmemi sağladılar. Fakat insanların çoğu bu dünyadan habersizler. Hatta Müslümanların ekseriyeti bile. Politika ile uğraşmak bir çok Müslüman'a daha çekici geliyor. Oysa politika ruha hastalık bulaştırmak için en etkili yoldur.Büyük sufiler bizlere ruhumuza azap verecek meşgalelerden uzak durmamızı ve dünyadan kaçmamızı tavsiye ediyorlar. Dünyaya tamamen yüz çevirmeyi mi savunuyorsunuz?Evet, dünyaya yüzçevirmeliyiz. Bizim asıl vatanımız ahiret. Biz bu dünyada sadece misafiriz. İnsan kendi evinde mi daha çok rahat eder, yoksa misafirlikte mi? Tabi ki misafirlikte. Fakat dünya insanların bir çoğunu aldatıyor. Allah Kur'an'da "Dünya ancak oyun ve eğlenceden ibarettir" diyor. Büyük mutasavvıflar bir oyun ve eğlence yurdu olan dünyaya hiç değer vermemişler. Biz de bu insanların yollarını takip etmeliyiz. Hikmete ancak bu yolla ulaşırız. Batılar dünyayı eline geçirdi. Fakat mutlu değiller. Mutluluğun tek anahtarı, insanın kendi içindeki dünyayı keşfetmesi, ona hakim olmasıdır. Mevlana Celaleddin Rumi gibi büyük sufiler ruhlarındaki dünya üzerinde hakimiyet sağladıkları için Allah tarafından sevildiler. Bir dönem Müslüman olmadan, sufi olarak yaşamışsınız. Bu durum Batı da son yıllarda hızla yayılıyor. Bu konuda sizin de gözlemleriniz var mı? Müslüman olduktan sonra uzun yıllar Batıda kaldım. Batılıların ruhunda büyük bir açlık var. Bu açlığı bastırabilmek için farklı inançlara yöneliyorlar. Batı da haftanın 3 günü yoga yapıp, 2 günü sufilerin zikirlerine katılan bir çok insan var. Bu çok yanlış bir tutum. Allah'a ancak doğru olan bir yolla ulaşabiliriz. Şu an doğru olan tek yol İslam'dır. Ayrıca Batı da sufilik bazı kişiler tarafından bir geçim kaynağına dönüştürüldü.Yeni Müslüman olan kişilerin bilgisizlikleri art niyetli kişi tarafından kullanılıyor. Müslüman olmanızın duyulması çevreniz tarafından nasıl karşılandı?Benim doğduğum yer olan Malaka'da insanlar Hıristiyanlığa çok bağlıdır. Anne ve babam da dinlerine çok bağlılar. Çevremden alacağım tepkileri düşünerek, uzun zaman Müslüman olduğumu insanlardan sakladım. Müziği bırakmam, dünyaya olan ilgimin azalması özellikle eşimi tedirgin etti. Bendeki bu değişikliğin sebebini öğrenmek istiyordu. Müslüman olduğumu ilk olarak ona söyledim. Çok set tepki gösterdi. Sürekli olarak "sen nasıl teroristlerin dinine girersin?" diye soruyordu. Çünkü eşim bütün Müslümanları terorist olarak görüyor. Müslüman olduğumu öğrendikten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı. Babam ve kardeşlerim de Müslüman olduğumu öğrendikten sonra, bana psikolojik rahatsız gözüyle bakmaya başladılar. Hayranlarınızın tepkisi ne oldu?Bazıları olumsuz tepkiler verdiler, bazı hayranlarım da İslam'ı seçmeme saygı duyduklarını ifade ettiler. Hayranlarım arasında benim Müslüman olmamım duyulmasından sonra İslam'ı araştırmaya başlayanlar da oldu. Fakat bir çok hayranım müziği bırakmama çok üzüldü. Politikanın hangi yönü sizi bu denli rahatsız ediyor?Politika Müslüman arasında büyük bir hastalık haline geldi. Bir çok Müslüman İslam'ın ruhunu, derinliğini hissetmeden insanlara politika aracılığıyla İslam'ı anlatacaklarını zannediyorlar. Ben Batı da buna inanan bir çok Müslüman gence rastladım. Büyük şeyhler insanlara İslam'ı anlatmak yerine, onlara örnek olmamızı, onları sevmemizi tavsiye ediyorlar. Bu tavsiye çok önemli. Bazı Müslüman gençler çok sevgisizler. Bütün insanları düşman olarak görüyorlar. Onlar İslam'ın derinliğinden uzaklaşarak sırf politikayla uğraşıyorlar. İslam'ı anlattığımız bir çok Batılı, bu aşırı politize olmuş gençlerin yaptıkları olumsuz davranışları örnek veriyor. Bu gençlerin aşırılıkları özellikle Avrupa'ya İslam davetinin ulaştırılmasında bana göre büyük bir engel teşkil ediyor. İspanya'da İslam'a olan ilgi hangi boyutlarda? Bu ilginin oluşmasında tasavvuf ne denli etkili?İspanya'da Müslüman olanların sayısı her geçen yıl daha da artıyor. Benim doğduğum yer olan Malaka Hıristiyanlığın çok güçlü olduğu bir yer olmasına rağmen, Malaka'da son 5-6 yıldır bir çok genç Müslüman oldu. İspanya'ya her geri dönüşümde tanıdığım yeni kişilerin Müslüman olduğunu görüyorum. Tasavvuf İslam'ın yayılması için en etkili yol. Bugün Batıda da İslam'a ilginin oluşmasında sufiliğin çok büyük bir etkisi var. İspanya'da da bir çok insan İslam'ı terörle özdeşleştiriyor. Ben Müslüman olduktan sonra bir çok insan kısa bir zaman sonra terörist olacağımı düşünmüştü. İspanya'da insanlar sufileri tanıdıklarında zihinlerindeki İslam'la, gerçek İslam'ın çok farklı olduğunu anlıyorlar. Özellikle Büyük Şeyh İbn-i Arabi ve onun eserleri İspanya'da ilgi görüyor. Kur'an da İspanya'da son yıllarda en çok okunan kitaplar arasında.
Sayi: 362 - 28.09.2007

Din kardeşimiz Goethe

Pantheismus ist eine höfliche Form des Atheismus.’ demişdi Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832). Yáni vahdet-i vücûdiye münkirliğin názikáne bir şeklidir. Anlamadınız mı? O halde şöyle söyleyelim: Kamutanrıcılık tanrıtanrıtanımazlığın názikçe bir biçimidir. Yine anlamadıysanız Hilmi Yavuz’a sorun, o anlatsın! Alman ve üstelik dünyá edebiyátının en önemli yazar ve şáirlerinden olan Goethe ömrü boyunca inanç meselelerine büyük ilgi göstermiş, dogmacılığa hep şiddetle karşı çıkmış, ama bu arada özellikle İslámiyet’e büyük sempati duymuş bir şahsiyetdi. Bugün Bayram olduğuna nazaran böyle bir konuya eğilmek muhtemelen ilginç gelebilir. Goethe daha gençlik yıllarında (seine Sturm- und Drangzeit) Hazret-i Muhammed’in hayátına dáir bir dram yazmağa başlamış (‘Mahomet’) ve bitiremese de bu sahne eserinde Kur’án’ın ‘mükemmeliyetine/güzîdeliğine’ (Vortrefflichkeit) dikkati çekmişdir. Daha sonra kaleme aldığı şáheserlerinden ‘Der West-östliche Diwan’ (Garb-Şark Dîvánı) için yazdığı önsözde ise, kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsederek yazdığı şu ilginç cümle vardır: ‘Müellif kendisinin de bir Müslüman olduğu şübhesini reddetmez.’ Bu Dîván’ın en başarılı şiirlerinden biri ‘Hicret’ (Hegira) başlıklı olanıdır. Peki ama, İslámiyet’de onu cezbeden ve hoşuna giden neydi? İslámiyet’in insicamlı/tutarlı/sebatkár Monoteizmi/Tektanrıcılığı/Tevhidciliği’ydi beğendiği. Çünki ömrü boyunca Hıristiyanlık’ın Teslîs (Üçleme, yáni Baba-Oğul-Kutsal Ruh) Dogması’na antipati duymuş ve bunu ‘M„rchen von Christus’ (Mesîh Masalı) diye alaya almışdı. Hazret-i ësá Tanrı’nın Oğludur Dogması ile de hep alay etmiş ve hattá bu yüzden gemçken Strazburg Üniversitesi doktora tezini reddetmişdir. ‘Dîvan’da şöyle bir beyit de vardır: ‘Mir willst du zum Gotte machen/Solch ein Jammerbild am Holze?’ (Ahşabdaki, yáni çarmıha gerilmiş, şu acınacak manzarayı bana Tanrı diye sokuşturmak mı istiyorsun?) Goethe Hıristiyanlık’ın yeryüzünü bir ezá ve cefá vádisi (ein Jammertal) olarak görmesinden de hiç hoşlanmaz, o bakımdan İslámiyet’in yüzü bu tarafa, hayáta dönük tavrını severdi. Bu tavır aslında Türk İslámiyeti’nin mümeyyiz vasıflarından biridir. Türk İslámı ‘triomfalist’ (muzafferiyetçi)’dir. Bana kalırsa Goethe bundan hoşlanıyordu. Aslında Háfız-ı Şîrázî’den çok etkilendiği halde Şiî İslámiyet’in o ‘ölüm özlemi’ herhalde Goethe’ye pek fazla bir şey söylemezdi. Záten İslámiyet’in beğenmediği tarafları için de açıkça fikrini söylemekden zerre kadar çekinmeyen bir karakter yapısına sáhibdi. ‘Fikri hür, vicdánı hür, irfánı hür’ bir şáirdi. Ancak Şark Medeniyeti’nden beslenmeyen bir Garblının eksik kalacağı kanaatini taşırdı. Kendinde ‘Gottesverehrung des Atheisten’ (Tanrıtanımazın Tanrıtaparlığı) özelliğini bulurdu. Nefis bir oximoron!!! Yağız bir kırat gibi... Onun için de İspanya’nın en büyük şáir ve sahne yazarlarından olan Pedro CalderÓn de la Barca (1600-1681) en çok sevdiği meslekdaşları arasında yer alıyordu, zîrá ‘Arab terbiyesiyle yetişdiğini inkár etmezdi.’ ‘Diwan’da şöyle bir dörtlük vardır: ‘Herrlich ist der Orient/Übers Mittelmeer gedrungen/Nur wer Hafis liebt und kennt/Wei? was CalderÓn gesungen.’ (Şark şáhánedir/Bize Akdeniz üzerinden gelen/Ancak Háfız’ı tanıyan/Anlar CalderÓn ne terennüm etmiş.) Buyrun sizlere bir ‘Bayrámiye’ ! Beğenmeyene duhûliyeler iáde...
YAĞMUR ATSIZ
Star/1 Ekim 2008 Çarşamba

Otostopla Başlayan Hidayet Öyküsü


İslam Dünyası`nda bir çok olumsuzluk yaşanıyor. Irak`ta, Afganistan`da, Filistin`de, Somali`de yaşanan katliamlar İslam Ailesi`ne mensup olan her ferdi üzüyor ve de üzmeli. Fakat dünyada güzel şeyler de oluyor. Bu güzel şeylerin en önemlilerinden biri de son yıllarda İslam`a olan yoğun ilgi. Dünyanın dört bir yanında yeni yeni insanlar Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oluyorlar. Biz de onların hikayelerini dinlerken bir çok farklı duyguyu bir arada yaşıyoruz ve kendi kendimize “vay be…” diyoruz. İşte insana “vay be…” dedirtecek bir İslam`a giriş hikayesi daha… Müslüman olmadan önce Tobias Schmeider olan ismini, Müslüman olduktan sonra Muhammed Abdurrahman olarak değiştiren Alman genci ile gerçekleştirdiğimiz sohbet insana ibret veren cinsten…


ADEM ÖZKÖSE-ŞAM
-Nasıl bir ortamda büyüdün? Ailenin dini yapısı güçlü müydü?
-Anne ve babam Hıristiyan`dı. Fakat Hıristiyanlıkla olan ilişkilerinin çok güçlü olduğunu söyleyemem. Sadece ayinlere katılmak için ara sıra kiliseye gidiyorlardı. Ben de bazen onlara iştirak ediyordum.


-İslam`ı ilk defa nasıl duydun?
-İslam ve Müslümanları ilk defa lisede okurken hafta sonları gittiğim kilisenin papazından duydum. Papaz sürekli İslam`ı ve Müslümanları kötülüyor, Müslümanların dünya için büyük bir tehlike olduğunu, Müslümanların en büyük hedefinin Hıristiyan erkekleri öldürmek ve Hıristiyanların kadınlarını ellerinden almak olduğunu söylüyordu. Papazın söylediklerinin etkisiyle ben de bir çok Alman gibi Müslümanlardan nefret etmeye başlamıştım. Okuduğum lisede birkaç Müslüman vardı; fakat onlardan uzak duruyordum.


“TESLİS İNANCI AKLA UYGUN DEĞİL”
-Hıristiyanlıktan kopuş sürecin nasıl gerçekleşti?
-Önce Hıristiyanlıktaki teslis inancı kafamı karıştırmaya başladı. Yaratıcının birden fazla olmasını bir türlü aklım almıyordu. Bir de vafdiz edilmeden ölen çocukların cehenneme girmeleri bana çok ürkütücü geliyordu. Bu kuralı Tanrının haksız bir uygulaması olarak görmeye başlamıştım. Zamanla kiliseyi terk ettim ve kendime yeni bir din aramaya başladım.

-Bu arada yaşantın nasıldı? Bir takım kötü alışkanlıkların var mıydı?
-Zina yapmanın ve uyuşturucu kullanmanın kötü davranışlar olduğunu düşündüğüm için bu tür kötü alışkanlıklardan uzak duruyordum. Yaşantım aslında çok da kötü sayılmazdı. Çevrem tarafından iyi bir insan olarak biliniyordum. Fakat zihnim çok karışıktı. Kiliseyi terk ettikten sonra benim için hayatın pek fazla anlamı kalmamıştı. Kendime sürekli olarak “niçin yaşadığımı” soruyordum. Yaşadığım bu hayatın bir amacı olmalıydı ve ben yaşamımın sonunda bu amaca ulaşmalıydım.


OTOSTOPLA BAŞLAYAN HİDAYET ÖYKÜSÜ

-Bize İslam`a giriş serüveninden bahseder misin? Nasıl Müslüman oldun?
-Anne ve babam Frankfurt`un kuzeyindeki bir köyde yaşıyorlardı. Bir hafta sonu ailemi ziyaret etme niyetiyle kaldığım evden çıkarak otobüs durağına gittim. Köyümüze giden otobüse yetişememiştim, diğer otobüsü beklemeye de hiç niyetim yoktu. Bu nedenle otostop yapmaya karar verdim. Benim otostop yaptığımı fark eden bir sürücü önümde durup beni arabasına davet etti. Sürücü bir Türk`tü ve ismi de Davut`tu. Ailemin yaşadığı köye çok yakın bir yerde evi varmış ve bazı tatil günlerini bu evde geçiriyormuş. Davut`la aramızda güzel bir sohbet başladı, bir saate yakın sohbet ettik. Farklı bir insanla tanıştığımı hissediyordum. Her şeyden önce yüzü çok huzurlu görülüyordu. Cümlelerini seçerek kuruyor, son derece etkili ifadeler kullanıyordu. Arabasıyla beni ailemin evine kadar götürdü ve bana telefon numarasını ve kaldığı evin adresini verdi. Bir gün sonra bir araya gelmek için sözleşip, birbirimizden ayrıldık.


-Arabada yaptığınız sohbet esnasında hiç İslam hakkında konuştunuz mu?
-Hayır. Hatta onun Müslüman olabileceğini hiç düşünmedim. Çünkü Davut zihnimdeki Müslüman tipine hiç uymuyordu.
-Daha sonra ne oldu?
-Bir gün sonra Davut`un bana verdiği adresteki evine gittim. Yine sohbet etmeye başladık.


“MÜSLÜMANLARI TANIDIM, DÜŞÜNCELERİM DEĞİŞTİ”

-Neler konuşuyordunuz?
-Konuştuğumuz konular çok önemli konular değildi. Fakat Davut`un sohbeti çok hoştu ve sohbet ederken karşısındakine değer verdiğini size hissettiriyordu. Sohbetimizin bir yerinde Davut kendisinin Müslüman olduğunu ve benden izin isteyerek kısa bir süreliğine Allah`a ibadet etmesi gerektiğini söyledi. Davut`un Müslüman olduğunu öğrenince çok şaşırdım; çünkü Davut, kilisedeki papazdan haklarında çok şey dinlediğim Müslümanlara hiç benzemiyordu. Davut`un ibadet etmesini seyrettim, ibadet esnasında yüzü çok huzurlu ve sakin görünüyordu. Daha sonra yanıma geldi ve bu yaptığı ibadetin namaz olduğunu söyledi. Davut`a, Müslüman olduğunu öğrenince çok şaşırdığımı ve Müslümanlar hakkında bildiklerimin hiç de iyi şeyler olmadığını söyledim. Bana“istersen seni başka Müslümanlarla tanıştırayım ve Müslümanların nasıl insanlar olduğunu kendin gözlemle” dedi. Bu teklifini kabul ettim ve bir gün sonra Müslümanların toplandıkları bir mescide gitmek için kendi aramızda sözleştik. Bir sonraki gün Davut bizim evimize geldi ve birlikte Frankfurt`taki bir mescide gittik. Mescidde Türk, Arap, Afrikalı, Asyalı ve Alman Müslümanlar vardı. Farklı farklı milletlerden olan bu insanların eşit şekilde bir araya gelip bir yaratıcıya ibadet etmeleri beni çok etkiledi. Almanlar genel olarak yabancıları aşağılıyorlardı ve onlarla bir arada bulunmaktan çok hoşlanmıyorlardı. Fakat bu mesciddeki Müslüman Almanlar, diğer milletlerden olan Müslümanları son derece seviyorlar ve onlarla arkadaşlık yapıyorlardı. Beni etkileyen bir başka şeyde ezan sesiydi. O dönemler hastaydım ve başımda aşırı bir ağrı vardı. Fakat mescidin içinde ezan okunduğunda başımdaki ağrı gidiyordu. Bu nedenle mescidde bulunduğum süre içinde sürekli ezan vaktini sabırsızlıkla bekliyordum. Davut`la birlikte mescide yaptığım ziyaretler esnasında Müslümanların hiç de bize papazlar tarafından anlatıldığı gibi olmadıklarını gördüm. Mescidde tanıştığım Müslümanlar birbirlerine çok saygı duyuyorlardı ve her şeyden önce Almanlar gibi bencil değildiler. Birbirlerine iyilik yapmaktan zevk alıyorlardı ve çok huzurlu bir halleri vardı. Her ziyaret sonrası Müslümanlara karşı olan sevgim daha da arttı ve düzenli olarak Davut`un bana verdiği kitapları okumaya başladım. En sonunda Davut beni Kur-an`la tanıştırdı. Kur-an okumaya başlayınca tarifsiz bir duygu hissetmeye başladım. Okuduğum her ayet bende büyük etkiler oluşturuyor ve beni bu mukaddes kitaba hayran bırakıyordu. 2 hafta sonunda Kur-an`ın Almanca tercümesini bitirdim ve bitirir bitirmez Müslüman olmaya karar verdim. Davut`la birlikte tekrar mescide gittik ve mesciddeki kardeşlerime artık Müslüman olmak istediğimi söyledim. Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldum. Sanırım bu duruma en çok Davut sevindi. Çünkü peygamberimiz bir kişinin Müslüman olmasına vesile olan kişinin cennete gireceğini haber veriyor. “Gülüşmeler…”


“KUR`AN ÇOK AKTÜEL BİR KİTAP”
-İslam`a girenlerle yaptığım röportajların hemen hemen hepsinde, bu insanların Kur-an`dan yoğun şekilde etkilendiklerini gördüm. Onlara sorduğum sorunun aynısını size de sormak istiyorum. Kur-an`ın neyinden bu kadar çok etkilendiniz?


-Bir kitabı birkaç kez okuduktan sonra o kitaptan bıkarsınız. Fakat Kuran öyle değil; Kuran`ı okuduğunuzda tekrar okumak istiyorsunuz. Ayrıca Kur-an`ı her okuduğunuzda bu kitapta yeni şeyler keşfediyorsunuz. Kur-an size yeni bir dünya açıyor, bu dünya vasıtasıyla yaratıcınızın yüceliğini hissediyorsunuz. Ayrıca Kuran çok canlı ve aktüel bir kitap.
Asırlar önce gönderilmesine rağmen Kuran`ın söylediği şeyler bu dönemde de geçerli. Kuran`ı okuduğunuzda dün ve bugün arasında hiçbir farkın olmadığını da anlıyorsunuz. Aslında insanoğlunun hikayesi başlangıçtan itibaren hep aynı. Değişenler sadece aktörler…


-Müslüman olduktan sonra yaşamında ne gibi değişiklikler oldu?
-İslam bana sonsuz bir güven duygusu verdi. Kötü ve iyi olan her şey Allah`ın kontrolünde ve başımıza gelen her şeyi Allah`ın dilemesiyle yaşıyoruz. Bu nedenle ilerde yaşayabileceğim olumsuzluklar beni korkutmuyor. Ayrıca İslam`la birlikte hayatım anlam kazandı. Geçici olduğuna inandığım bu dünyaya, ahireti ve Allah`ın sonsuz cennetini kazanmak için bir vasıta olarak bakıyorum. Bu da hayatıma büyük bir anlam kazandırıyor. İnsanların çoğu kendilerine dünyevi hedefler belirliyorlar. Zannediyorlar ki, dünyevi hedeflere ulaştıklarında gerçek mutluluğu da elde edecekler. Hedefledikleri amaca ulaştıklarında kısa bir zaman mutlu oluyorlar, fakat daha sonra bu mutluluğun geçici ve eksik olduğunu fark ediyorlar. Daha sonra başka bir amaca ulaşmak için uğraş vermeye başlıyorlar. Böylece hayat sürüp gidiyor ve kısa zaman sonra hayatın sonu geliyor. Bizim gerçek huzur mekanımız geçici olan bu dünya değil; ebedi olan ahirettir. Bu dünya gerçek hayatın bir kopyasıdır ve bütün kopyalar da sahtedir.


“BATI`DA KARDEŞLİK DUYGUSU YOK”
-İslam Toplumu ile Hıristiyan Toplumu arasında ne gibi farklar gözlemledin?
Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında büyük farklar var. Her şeyden önce Hıristiyanlarda Müslümanlarda olduğu gibi kardeşlik duygusu yok. Hıristiyanlar ve özellikle de Batı İnsanı çok bencil. Müslümanlar başka birisine iyilik yaptıkları zaman sevinirler, fakat Batılılar sadece başkasından iyilik gördükleri zaman seviniyorlar. Ayrıca bugün ne yazık ki Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında olduğu gibi, İslam ile Müslüman`lar arasında da büyük farklar var.


-Nasıl yani?
İslam`ın ilk zamanlarında İslam ile Müslümanlar arasında hiçbir fark olmadığı için; Müslüman tüccarlar ticaret için gittikleri ülkelerdeki insanların İslam`a girmesine vesile oluyorlardı. İnsanlara, satacakları malların olumlu yönlerini anlattıkları gibi olumsuz yönlerini de anlatıyorlardı. İnsanlar da Müslümanların bu dürüst hallerinden etkilenerek toplu halde İslam`a giriyorlardı. İslam ile Müslümanlar arasında fark olmadığı için İslam Afrika`ya, Asya`ya ve Endonezya`ya kadar yayıldı. Fakat bugün durum hiç de geçmişteki gibi değil. Eğer biz İslam Daveti`nin tekrar dünyaya yayılmasını istiyorsak, her şeyden önce İslam`la aramızda olan farkları kaldırmalıyız.

“HER YIL 4 BİN ALMAN MÜSLÜMAN OLUYOR”

-Almanya`da şu an İslam`a olan ilgi hangi boyutlarda?
Almanya`da her sene en az 4 bin Alman Müslüman Kelime-i Şehadet getirerek İslam`a giriyor. Özellikle Alman kadınlar arasında İslam yoğun şekilde yayılıyor. İslam`ın Alman kadınlar arasında bu denli çok yayılmasının nedeni ise İslam`ın ve Müslümanların kadına verdiği değerden kaynaklanıyor. Mesela Müslümanlar otobüslerde kadınlara yer verirler. Fakat hiçbir Alman böyle bir davranışta bulunmaz, çünkü Batılılar Müslümanlar gibi kadına değer vermiyorlar. Batılıların hayatını anlamlı kılan en önemli şey maddi menfaatlerdir.


-Almanya`ya bir daha dönmeyi düşünüyor musun?
Kesinlikle hayır. Bu kararımın en büyük sebebi ise evlenip çocuklarım olduğunda çocuklarımın bir İslam Toplumunda büyümesini istemem.


GERCEK HAYAT
www.tevhidhaber.com
2008-06-15

İngiltere`nin ilk camisi kurtarılmayı bekliyor!


İngiltere`nin Liverpool Belediyesi Belediye Meclis görevlileri belediye ait dosyaların arşivlendiği odaya uzun yıllardan bu yana nedenini bilmeden "küçük cami" adını verirlerdi. Müslümanların namaz kıldığı yere "cami" dendiğini ve bu arşiv odasının camiye benzemediğini bilmelerine rağmen bu isim garip bir şekilde uzun yıllardır bu odayla anıldı öyle ki odanın künyesine dönüştü. Ta ki ismin üzerindeki sis perdesi kalkıncaya ve görevliler isimlendirmenin altındaki gerçek nedeni ortaya çıkarıncaya kadar. Dosyaların saklandığı oda sıradan bir cami değildi, aksine Müslümanların İngiltere`de kurduğu ilk mescitti.

Proham binasının arkalarında yer alan bir odada bulunan "küçük cami" ışık görmeyen bir yerdedir. İngiltere`de bir asırdır en büyük dini azınlığın tarihini yazan bu oda ışıksız bir yere dönüşmüş ve içinde hazineler ve boş raflar barındırır hale gelmiş. Caminin girişinde daha önce bulunan kemer gitmiş yerine boyası kalkmış kahverengi demir bir kapı gelmiş. Bina içeriden sanki bir saldırıya uğramış gibi duruyor, ya da çok çetin bir savaştan çıkmış gibi.

Proham`ın terk ve ihmal edilmiş bu binasında bir zamanlar cami olan oda tavanının bir köşesinde nakşedilmiş olan İslam sanatına ait birkaç resim dışında İngiltere Müslümanlarına ait tarihi bir eser olduğuna işaret eden hiçbir şey bulunmamaktadır.

TIMETURK`ün haberine göre, Bu caminin hikâyesi 1889 yılında bir doğum günü gecesine uzanıyor, Müslüman olan ve adını Abdullah olarak değiştiren "İngiltere Şeyhülislamı" Henry Quilliam Proham binasını satın alıp bir odasını mescide çevirince İngiltere Müslümanlarına ait ilk cami gün ışığına çıkmış oldu.


William Henry Quilliam

MÜSLÜMANLARIN GENİŞ UFKA SAHİP OLDUKLARINI GÖRDÜ
Henry Quilliam yaşadığı dönemde çok gürültü koparmış biri, Liverpool`da doğan bu İngiliz avukat Fas`a yaptığı geziden bambaşka bir insan olarak döndü, İngiliz şapkasını çıkarmış başına beyaz bir sarık sarmıştı, klasik kıyafetlerini bırakmış Araplara özgü beyaz elbise giymişti. Liverpool`da dolaşan bazı rivayetlere göre mahkeme celselerinde Türklere özgü fes giyiyordu, diğer bir kısım rivayetlere göre ise şehirde beyaz bir atın sırtında dolaşıyor ve şehrin Hıristiyan ahalisini Hıristiyanlığı bırakıp kendisi gibi İslam`ı seçmeye davet ediyordu. 1856`da doğan Henry Quilliam hukuk eğitimi gördü ve sonradan ülkenin en tanınmış avukatları arasında yer aldı. William, saat imalatçısı bir babanın ve ev hanımı bir annenin evlâdı idi. Dedesi John Quilliam deniz kuvvetlerinde tanınmış bir kaptandı. Köklü bir aileden gelen Henry, daha küçük yaşlarda güzel konuşması ve zeki tavırlarıyla dikkat çekmeye başlamış. Öğretmenlerinin tavsiyesi üzerine hukuk okumuş.

Ancak maruz kaldığı yoğun baskılar neticesinde İngiltere`yi terk edip kafa dinlemek amacıyla 1882`de Güney Fransa`ya gitmek zorunda kaldı. İddiaya göre Fransa`dayken Akdeniz`in öte tarafına geçme kararı alarak Cezayir ve Fas`a gitti. Bu seyahatinde Henry, Müslümanların hiç de kendine anlatıldığı gibi vahşi, medeniyetten uzak, ilkel insanlar olmadığını gördü. Aksine Müslümanlar kendini medeni gören birçok Avrupalıdan çok daha ufku geniş ve engin bir kalp kültürüne ve manevi iklime sahiplerdi. Bu seyahat esnasında gördükleri, yaşadıkları, Henry`nin dünyaya bakışını değiştirdi.


FAS`TA İSLAM İLE TANIŞTI
1887`de William Henry Müslümanlığı seçti. Daha 31 yaşındaydı, İslâm ve Müslümanlık için yapmayı plânladığı çok şey vardı. 1889`a kadar seyahat için gittiği bu coğrafyada kaldı ve İslâm hakkındaki bilgisini geliştirdi. Arapça öğrenmiş ve İslâm`ın temel prensiplerini akademik seviyede anlatabilecek kadar derin bir müktesebata ulaşmıştı. Artık hayatında tek istediği şey, kendi memleketindeki insanlara da tecrübesini aktarmak ve karanlıktaki ruhlara aydınlığa giden yegâne yolu gösterebilmekti. Dönüşte bambaşka bir adam olmuştu. Henry olan adını Abdullah`la değiştirmiş, Arapça ve Farsça konuşur olmuştu. Beraberinde getirdiği maymun hayatının geri kalan kısmında ona arkadaşlık eden bir hayvan olmuştu.

Fas`tan 1889`da döndükten sonra Abdullah Liverpool`da ilk işi olarak bir mescit açmayı kararlaştırdı. Bu iş için West Derby Caddesinde yer alan Proham binasını seçti. Burayı satın alan ve bir odasını mescide öteki odalarını İslam dininin öğretilmesi için medreselere dönüştüren Henry bir odasını da çocuklara tahsis etti. Mescidin açılışını da doğum gününe denk getirdi. İddiaya göre mescidin açılışını doğum gününe denk getirmesinin nedeni aileleri hediye alamayacak olan fakir çocuklar için bir kutlama düzenlemekti.


KİTABI 13 DİLE TERCÜME EDİLDİ
İngiltere`nin dört bir tarafını dolaşan Quilliam özel toplantılarda İslam`ı anlatıyor yeni dinini müjdeliyordu. İslam Dinini tanıtıcı periyodik bir dergi çıkardı, İslam dinini nasıl seçtiğini anlattığı "İslam Dini" diye bir kitap da yazdı. 13 ayrı dile tercüme edilen kitap, "Din-i İslâm" adıyla Osmanlıcaya da çevrildi. Kitabıyla övünmeyi seven Quilliam İngiltere Kraliçesi Victoria ve Mısır Valisi tarafından da okunduğunu iddia ediyordu. Quilliam 10 yıl içerisinde 150 kişinin İslam`ı seçmesine vesile oldu. Müslüman olanlar arasında 63 yaşındaki annesi ve biri doktor olan iki oğlu da vardı.


2. ABDÜLHAMİD ONA"ŞEYHÜLİSLAM" ÜNVANI VERDİ
Quilliam`ın ünü yaşadığı kentin ve ülkenin dışına taştı, öyküsü doğuya kadar ulaştı. Çok sayıda Müslüman devlet başkanının hayranlığını ve takdirini kazandı. 1890 yılında bir arkadaşı, Müslümanların başı ve aynı zamanda Osmanlı Sultanı olan Sultan İkinci Abdülhamid`i ziyaret etmesini söyledi. 1890 yılının sonbaharında İstanbul`da Abdülhamit Han ile görüştü. Sultan, İngiltere`den gelen bu pırıl pırıl insanı hürmet ve ihtimamla karşıladı. Bir devlet reisi gibi ağırladı. Bir hafta misafir etti ve saltanat kayığıyla İstanbul`u gezdirdi. Gideceği vakit kendisine hediye ve ulufelerle birlikte bir padişah fermanı verdi. Bu fermanda Padişah ve Halife-i Rûy-i Zemin İkinci Abdülhamit Han; William Henry Quilliam`ın Britanya`nın Şehülislâmı vazifesine getirildiğini ve isminin de bundan sonra Abdullah Quilliam olduğunu ifade etmiştir(1894). William Henry bu onurlu vazifeyi kabul etti. O günden sonra Devlet-i Aliye`nin bir memuru olduğunu göstermesi açısından kafasından Osmanlı fesini hiç çıkarmadı. Osmanlı memurlarının giydiği esvabı giyerek İngiltere`de dolaştı. Zira o artık Devlet-i Aliye`nin ve Halife-i İslâm`ın bir memuru idi.
Aynı zamanda İran Şahı ve Afganistan Emiri tarafından da onurlandırıldı. Emir cami ve medrese inşaatı için maddi yardımda bulundu. Liverpool belediyesinde görev yapan Peter Afganistan Emirinin Proham binasını satınalması ve binayı cami ve medreseye dönüştürmesi için Quilliam`a beşbin dolar bağışladığını söylüyor. Ancak Quilliam`ın İslam Ülkelerinde bıraktığı bu olumlu ize karşın kendi ülkesinde böyle bir etki bırakamadı.


OSMANLI CASUSLUÄžU İLE SUÇLANDI
Quilliam Müslüman olduktan sonra kendi hükümetinin siyasetini acımasızca eleştiren bir insana dönüştü. Özellikle ülkesinin Sudan siyasetini çok sert bir şekilde eleştirirdi. 1895`ti Ermeni soykırımı nedeniyle İngiltere`nin eleştirilerine karşı Osmanlı Sultanını savunuyordu. Sultana yöneltilen eleştirileri gayri adil ve haksız buluyordu. İngiltere Toplumu Quilliam`ın eleştirilerini kabul etmekte zorlandı, Quilliam`ın makul ölçüler dışına çıkmaya başladığını düşündü.

Quilliam hayatını, İslâm`ı İngiltere`de anlatmaya adamıştır. Önce işe çevresinden başladı. Mescit haline getirdiği evini daha sonraki yıllarda bir vakfa dönüştürdü ve bu vakıf üzerinden İngiltere`nin çeşitli yerlerinde mescit ve camiler açmaya başladı. Önceleri çok mütevazı gayretler ile başlayan bu hizmet, çok çabuk netice vermeye başladı. Her geçen gün Müslüman olan İngilizlerin sayısı arttı. Durumdan rahatsız olan bir kısım medya William Henry Quilliam`i, Osmanlı casusluğu ve döneklikle suçladı. William Henry vesilesiyle Müslüman olanlara o yıllarda medyanın alay maksatlı verdiği bir isim vardı: "Turn to Turk." (Türk oldu, Türk`e döndü.) Bu alaycı ifade daha sonraları Müslüman olan İngilizler tarafından benimsendi. Bugün Müslüman olan 15 bin civarındaki İngiliz artık kendilerine "Turn to Turk" denmesinden hoşlanır ve kendilerini ifade ederken bu kelimeyi özellikle kullanır.


1908`DE İSTANBUL`A GÖÇETTİ
Bu gelişmeler üzerine "İngiltere Şeyhülislamı" inşa ettiği cami ve medreseleri bırakarak 1908`de Türkiye`ye göç etti. İslam`ı seçen iki oğluysa çok kısa bir süre daha Liverpool`da kaldıktan sonra Proham binasını belediyeye satıp doğuya göç ettiler. O tarihten beri kendilerinden bir haber alınamadı. Şeyh Abdullah`ın sahte isimlerle İngiltere`ye döndüğünü iddia eden rivayetlere rağmen ölümünden kısa bir süre önce 1932`ye kadar İngiltere`ye döndüğüne dair bir kayıt yoktur. Şeyh İngiltere`de Müslümanların yoğun olduğu Viking kentine defnedildi.

William Henry 1932 yılında vefat ettiğinde, geride hidayetine vesile olduğu 600`ü aşkın Müslüman İngiliz bırakmıştır. Bugün İngiltere`deki Müslüman İngilizler vefa borçlu oldukları Abdullah Quilliam`ı her yıl düzenledikleri bir anma gecesiyle yâd ederler. Anma gecesine katılan erkeklere girişte Osmanlı fesi dağıtılır. Zira Abdullah Quilliam hayatı boyunca bu fesi çıkarmamıştır.

Şeyh Abdullah`ın vefatından, iki oğlunun kaybolmasından, medreselerinin kapatılıp binanın belediyeye satılmasından sonra İngiltere`deki ilk caminin hikâyesi de zamanın sayfaları arasında kayboldu gitti. Ta ki 1998 yılında Reşid ve Sümeyye adında iki araştırmacının tezlerini hazırlarken bu caminin izlerine rastlayıncaya kadar.


EKBER: İNGİLİZ MÜSLÜMANLAR KÖKLERİNE ULAŞIYOR
Bu Liverpool`daki Müslüman toplum için sıradan bir haber değildi. 10 yıl önce binanın restore edilip şehrin İslami mirasını sergilemek ve caminin genişletilerek yeniden açılmasını sağlamak amacıyla kurulan "Abdullah Quilliam Vakfı" Başkanı Muhammed Ekber Ali; "İngiltere Müslümanları kökenlerini daima dışarıda ararlar, hâlbuki kendi ülkemizde köklerimizin olmasını keşfetmek bizim için harika bir durum" diyor.

Quilliam binası halen Liverpool belediyesinin elindedir, ancak belediye binayı Abdullah Quilliam Vakfına iki yıllığına kiralamayı kabul etti, kira sözleşmesi önümüzdeki eylül ayında bitiyor. Ancak vakıf binayı restore edecek mali kaynak bulursa kiralama süresi 150 yılına çıkabilir.

Ancak Ekber`e göre uzun yılların ihmali sonucu büyük zarar gören binanın restorasyonu çok yüksek maliyetli olur. 5 milyon dolara kadar çıkabilir. Vakfın bu rakamı toparlaması ve İngiltere`deki yüksek malzeme ve işçilik fiyatları yüzünden finansörleri ikna etmesi çok zor.

Ekber; "geçmişte Arap yetkililerden ve aracılardan çok sayıda vaat aldık, ancak şimdiye kadar onlardan bize bir haber gelmedi, binanın restore edilmesi ve caminin açılışı için gerekli olan bağışlar da gelmedi" dedi. Ekber`e göre caminin kubbesiz oluşu bağışçıların heyecanını biraz öldürüyor gibi, Ancak bir yandan da Peygamberimiz Muhammed(sav)`in kurduğu ilk mescidin de minaresiz olduğunu hatırlatıyor. Ekber restorasyon projesi caminin genişletilmesi, kubbe ve minarenin yapılmasını da kapsıyor dedi.


LİVERPOOL`DA 20 BİN MÜSLÜMAN YAŞIYOR
400.000 nüfuslu Liverpool`da 20.000 Müslüman yaşıyor. Cuma namazlarını iki ayrı camide kılıyorlar. Ekber, "İngiltere Müslümanlarının köklerini başka ülkelerde aramayı bırakıp köklerinin kendi ülkelerinde olduğunu hissetsinler" dedi. Ekber Liverpool`daki Müslümanların binayı yeniden restore edip camiyi açmaya çok hevesli olduklarını ancak verdikleri bağışların bunu gerçekleştirmeye yetmeyeceğini söylüyor. Ekber proje sadece Müslümanların mirası değil şehrin de mirası olduğunu söylüyor. 2008 Dünya Kültür Başkenti seçilen Liverpool İngiltere`de Liverpool ile Manchester`i birbirine bağlayan ilk demiryolunun inşa edildiği kenttir aynı zamanda. Yine ilk futbol sahası olan Gudison Parkın inşa edildiği kent de burasıdır. (1892) Son olarak İngiltere`de ilk caminin burada inşa edildiği ortaya çıktı. Kentin sakinleri bu iş için heyecanlı gözüküyorlar. Ahalinin çoğu camiyle ve caminin tarihiyle ilgili fazla bir şey bilmemelerine rağmen proje onları heyecanlandırıyor. Liverpool`da doğup büyümesine rağmen bayan Kuyt`ın burada cami olduğundan haberi yoktu. Ancak camiyi ve tarihini tanıyınca proje için heyecanlanmaya başladı.
Yeni Şafak
-04-04 -2008

Rusya'da 'Müslümanlar' programına 'altın küre' ödülü


Rusya devlet televizyonu RTR'de her cuma yayınlanan 'Müslümanlar' adlı program Rusya Film ve Programlar Yarışması'ndan altın küre ödülü kazandı.
Programa ödül çok dinli, çok kültürlü ve çok dinli Rusya toplumunda halkı dinler arası ve kültürler arası diyaloğa teşvik ettiği için verildi. Jüriye göre program aşırılığa karşı duruşu ile de çok başarılı. Program yapımcısı ve ekibi düzenlenen törenle jüri heyetinden 'altın küre' ve plaket ödüllerini aldı. Törende, programın Rusya Federasyonu'nda yaşayan 20 milyon Müslüman halkın bilgilendirilmesi bakımından önemine değinildi. Yarışmaya ulusal televizyonlar ve bölgelerde faaliyet gösteren yerel kanallara ait yüzlerce film ve program da katıldı.
Müslümanlar programı haftada bir kez cuma günleri yayınlanıyor. Programın sunucusu İnguşetya Cumhuriyeti kökenli bayan Dinara Sadreddinova ekranda başörtülü olarak yer alıyor. Rusya'da yaşayan Müslümanların sorunlarının çözülmesi ve yaşamları ile ilgili ilginç kareleri ekrana taşıyan program, 6 yıldır Rus Devlet Televizyonu RTR'de faaliyet gösteriyor. Şimdiye kadar Rusya Federasyonu'nun 39 bölgesinde çekim yapılarak hazırlanan program diğer din mensupları tarafından da ilgi ile izleniyor. Cihan Haber Ajansı'na açıklamada bulunan Sadreddinova, "Müslüman olmayan topluluklar da bizi izliyor. İslam kültürüne ilgi duyuyorlar. Bu dinler arası ve etnik topluluklar arasında kaynaşmaya vesile oluyor." dedi. Farklı bölgelerden kendilerine çok yoğun mektup geldiğine değinen sunucu, "Hapishanelerden yazanlar oluyor. Bizden, Müslüman olduklarını; ancak İslamiyet'i bilmediklerini ifade ederek yardım istiyorlar. Kendilerine seccade, Kur'an ve diğer dinî eserleri ulaştırıyoruz. Rusya Müftüler Konseyi ile de yakın ilişki içindeyiz. Konsey bize ciddi destek sağlıyor." ifadelerine yer verdi. Programlarının propaganda içerikli olmadığını kaydeden Sadreddinova, İslam'ın gülen yüzünü öne çıkarmaya çalıştıklarını belirtti. Program yöneticisi Vasili Antipov, "Amacımız, Rusya'da yaşayan çok sayıdaki Müslüman toplum ve diğer toplulukların birlikte barış içinde yaşamasına katkı sağlamak. Rus basınında İslamiyet'in yanlış tanıtıldığına da şahit oluyoruz. Biz İslam'ın gerçek yüzünü sunuyoruz. İslamiyet'le ilgili önyargılardan kurtulmamız gerekiyor." diye konuştu.

Zaman/01/10/2008

Hollanda'nın kurucusu Müslüman olarak ölmüş


Hollanda'nın kurucusu ve atası olarak bilinen Willem van Oranje'nin, ölmeden iki yıl önce İslam'ı seçtiği ve iki yıl süreyle "Yusuf İbrahim van Oranje Nassau" olarak yaşadığı ortaya çıktı.
Hollandalı tarihçi Tjalling Wenselaar, Leiden Üniversitesi için hazırladığı doktora tezinde Oranje'nin, Kuzey Afrika'daki Müslümanların halifesi konumunda bulunan Abdül Ebu Uzrim ile birçok kez görüştüğünü ve bu görüşmelerde Müslümanlığı seçtiğini belirtiyor. Hollanda Ulusal Arşiv'den Kuzey-Afrika belgelerine kadar oldukça geniş bir yelpazede araştırma yapan Wenselaar, ölümünden sonra Willem van Oranje'nin Müslüman olduğunun Hollanda tarihinden bilinçi olarak çıkartıldığını ve gizlendiğini de kaydediyor.
Araştırma sonuçlarının basında yer almasının ardından Cihan'a konuşan Hollanda merkezli Türkevi Araştırmalar Merkezi Müdürü Veyis Güngör, "Bu bilgi bizim için, Hollanda için sürpriz oldu." dedi. Güngör, Wenselaar'ın dört yıl boyunca derinlemesine arşiv araştırması yaptığını ve Hollandalıların atası olarak kabul edilen Oranje'nin adının "Yusuf İbrahim van Oranje Nassau" olduğunu ve bu gerçeğin Hollanda tarih kitaplarına geçmesini belirttiğini ortaya çıkardığını söyledi.
Willem van Oranje'nin İslam'ı seçmesini Oranje'nin o günkü Abdül Abu Uzrim ile birlikte çalışmaya başlamasına dayandıran tarihçi Wenselaar'a göre, Hollanda ve Endülüslülerin ortak bir düşmanı vardı: "İspanyollar." Müslümanlar İspanyollar tarafından İber Yarımadası'ndan çıkarılmıştı ve Kuzey Afrika Müslümanlarının ise tek bir rüyaları vardı: "İspanyollardan intikam almak." O sıralarda Halife Abu Uzrim, Willem van Oranje'ye askerî destek verdi. Halifenin bu şık davranışı karşısında Müslümanlığı seçen Willem van Oranje, 1582'nin bahar aylarında "belydende eede des muzelmans", yani şehadet getirmek suretiyle İslam'ı seçtiğini beyan etti. Ulusal Arşiv'den Kuzey-Afrika belgelerine kadar oldukça geniş bir yelpazede araştırma yapan tarihçi Wenselaar, Willem van Oranje'nin Müslüman olduğunun Hollanda tarihinden çıkartıldığını, bu kampanyanın bir bölümü olarak Hollanda'nın milli marşı 'het Wilhelmus'ta Oranje'nin Hıristiyan olduğu propagandası yapılarak tarihin saptırıldığını belirtiyor. Bu yanlışın ilk önce tarih kitaplarında düzeltilmesi gerektiğinin altını çizen Hollandalı tarihçi, Müslüman olduktan sonra 'Yusuf İbrahim van Oranje Nassau' adını alan Oranje'nin bu yönünün artık bilinmesi gerektiğini kaydediyor.
Araştırmacı bir adım daha ileri giderek, Delft'te bulunan Oude Kerk'in bir müddet cami olarak kullanıldığını iddia ediyor ve bu bilgilere 16. yüzyılda meşhur olan şair Jan van Schamelwyck'in günlüklerinde rastlandığını söylüyor. Wenselaar, yarın Leiden Üniversitesi'nde doktora tezinin savunmasını yapacak.
zaman/01/10/2008