5 Ekim 2008 Pazar

ALMANYA’DA İSLAM - Bir Tutam Hikaye -

Geschrieben von Dr. Murad Wilfried Hofman

Türkçesi:Hüseyin Şanlı

25.03.2008’de, Almanya Duizburg Essen Üniv.’de yapılan “Alternatif Olarak İslam” konulu sempozyumda sunulan bu belgesel metin, Almanya’da İslâm varlığının tarihi serüvenini ve şu an Almanya’da yaşayan Müslümanların sorunlarını ilk elden öğrenmek isteyenler için oldukça önemli bilgiler sunuyor.

25.03.2008’de, Almanya Duizburg Essen Üniv.’de yapılan “Alternatif Olarak İslam” konulu sempozyumda sunulan bu belgesel metin, Almanya’da İslâm varlığının tarihi serüvenini ve şu an Almanya’da yaşayan Müslümanların sorunlarını ilk elden öğrenmek isteyenler için oldukça önemli bilgiler sunuyor. Metni Umran okuyucuları için Türkçeye aktaran Uluslararası İlişkiler Uzmanı Hüseyin Şanlı kardeşimize teşekkür ediyoruz.


Her ne kadar Büyük Karl ile Bağdat’taki meşhur Abbasi Halifesi Harun Reşit arasında hediyeleşmelerle başlamış ilişkiler bilinse de, Almanya ve İslam Dünyası arasındaki gerçek ikili ilişkiler en erken 1731 ile başlar. Bu tarihte Prusya Kralı 1. Frederik Wilhelm kendi hassa kıtası için 20 Türk askeri talep etmişti. Bu askerler için 1732 yılında Postam’daki Alman bölgesinde ilk cami inşa edilmiş, ardından onun takipçisi Büyük Frederik, Prusya ordusundaki Müslüman askerlerin sayısını aralarında Tatar, Boşnak ve Arnavut olmak üzere yaklaşık 1000’e çıkararak bu askerler için bir de imam tayin etmişti. Bu tarihle ilintili olarak 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanan Almanya’daki en eski Müslüman mezarlığı Berlin’de saptanmıştır. (Bu konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler, Graz’da bulunan “Almanya’daki İslam’ın Hikayesi” ve “Prusya Kartalı Altında Yarımay”(Altenberge 1984) adlı kitaplara bakabilirler.)

19. yüzyılda Almanya ile İslam arasındaki ilişkiler güç kazanmıştır. Sonraki generallerden Helmuth von Moltke 1835-1839 tarihleri arasında Osmanlı Sultanına fevkalade iyi hizmetlerde bulunmuştur. Bir başka örnek ise, İslam’ı kabul eden Dr. Eduard Schnitzer’in hatırı sayılır bir kariyer nişanesi olarak bir Osmanlı memuruna sivil danışmanlık yapmasıdır. Öyle ki, Mehmet Emin Paşa olarak Ekvator Afrika’sında valilik yapmıştı.


Gezgin İmparator

Kaiser 2. Wilhelm davası için attığı her kurşunda İslam Dünyası’nı emperyalist İngiliz, Fransız ve Rus güçlerine karşı koruyan bir hami gibi parıldıyordu. 1895 yılında İstanbul’a, 1898’de Şam’a ve 1905’de Tanca’ya yaptığı şaşalı geziler oralarda kalıcı etkiler bıraktı.

Jöntürkler’in sürgündeki üyesi Enver Paşa’nın Berlin’deki askeri tedrisat geçmişi, Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı’nda Almanya safında yer almasının bir tesadüf olmadığının göstergesidir. Bu savaş sırasında Rusya, Kuzey Afrika ve Senegal asıllı yaklaşık 15.000 Müslüman tutsak için Berlin civarında yeni bir cami inşa etmek durumunda kalmışlardı. Bu cami için 1915 yılında Türkiye Büyükelçisi’nin de katılımıyla bir açılış töreni yapıldı.

Ancak Alman siluetindeki ilk Müslüman cemaatinden bahsetmek ancak 1922 itibariyle mümkün olacaktır. Bu cemaat 1925 yılında Berlin-Wilmersdorf’taki kubbeli cami olan Mevlana Sadruddin camiinde toplanıyordu.


Nazizmin İslam ile Flörtü

İkinci Dünya Savaşı’ndaki Müslüman savaş esirlerinin idaresi büyük bir sorun teşkil ediyordu; bu kez 60.000 civarındaki Sovyet ve Yugoslav Müslümanla ilgilenmek gerekiyordu. Bu insanlarla ilgili ibadethane, eğitim, barınma sorunları ve dini anlamda birçok sorun yaşanırken, diğer taraftan da sovyet ateizmine karşı savaş veriliyordu. (Bu trajik olayı Klaus Gensicke “Kudüs Müftüsü Amin el Hüseyni ve Milliyetçiler” adlı kitabında geniş bir şekilde belgelemiştir.)

Nazi Partisi, silahlı kuvvetler ve SS milisleri o zamanlar Berlin’de yalnızca bir Merkez İslam Enstitüsü’ne sıcak bakıyorlar, yanı sıra Tatar, Türkmen, Kırgız, Boşnak ve Arnavutları da amaçları doğrultusunda kullanmak için fırsat oluşturuyorlardı. Hatta sırf bu yüzden Silahlı kuvvetler 1944 yılında ordu içinde kendi imamlarını yetiştirilmeleri üzere bir okul açmıştı.

Alman Müslüman birlikleri Filistin bayrağı renginde, üzerinde Almanca ve Arapça “Özgür Arabistan” yazan omuz armalı askeri üniforma giyiyorlardı.

Almanya sürdürdüğü İslam Dünyası’nın hamilik görevini tazelemek için çok uğraşlar verdi. Yalnız bu macera 1945 yılında apansız bir şekilde ortadan kaybolmuş ve birçok ordu mensubu Müslüman trajik bir son ile karşılaşmıştır.


Alman Oryantalistleri

18. ve özellikle 19. yüz yıldan itibaren Alman Oryantalizmi mükemmel bir şöhret sahibi olmuş ve bunu günümüzde de sürdürmüştür. Yalnız, Alman araştırmacıların oryantalizm anlayışı Arabistanlı Lawrence gibi kolonyal güçlerin ajanı olarak davranması gibi değildi. Bilakis, yaşadıkları yüzyılın tipik özelliği olan “pozitivist akıl” ile hareket ederek, kendi bireysel arzuları doğrultusunda İslam üzerine çalışmalar yapıyorlardı.

1860 tarihli Theodor Nöldeke’nin kaleminden çıkan ödüllü “Kurân’ın Hikayesi” kitabı, Batıyı bir hayli meşgul etmiş, Kur’ân’daki her bir ayetin nüzul sırası üzerine etraflı bir uğraşa sevketmişti. Tübinger Oryantalistlerinden biri olup tüm hayatını Kur’ân’a adamış olan Rudolf Paret, Nöldeke’nin 20. yüzyıldaki en sağlam takipçilerindendi.

Kitabın Almancaya ilk tercümesi Salomon Schweiger tarafından 1616 yılında Nürnberg’te yapıldı: “Türklerin Kur’ân’ı, Din ve Batıl İnanç” (Alcoranus Mahumeticus; Der Türcken Alcoran, Religion und Aberglauben).

Bu tercümede, Arapça bir kaynağın tersine Latinceye istinat eden İtalyanca bir metinden alıntı yapıldığı düşünülebilir. Bu aksaklık ancak 1772 yılında en azından metodolojik olarak David Friedrich Megerlins tarafından “Türk İncili” adı altında Arapçadan tercüme edilerek giderildi. İşte bu çalışmadır ki, Johann Wolfgang von Goethe’nin İslam’a yakınlaşmasının ve hatta yaygın bir kanı olarak gizlice Müslüman olmasının nedenidir.

Gerçekte Deismus’a biat etmiş olan şair prens, Doğu-Batı Divanı’ndaki şifreli notlarında şöyle yazmaktaydı: “Şair, bir Müslüman olduğu şüphesine asla itiraz etmez”. Goethe, “Hikmet Kitabı” adlı çalışmasında her fırsatta itiraf ediyordu ki: “Eğer İslam Allah’a sadakat ve ona düşkünlük ise, hepimiz İslam üzerine yaşıyor ve ölüyoruz”.

Ku’ân’ı Almanca aruzuna aktarmak için, oryantalist yazarlardan biri olan Friedrich Rückert’in, şimdiye kadar emsalsiz sayılan araştırmasını (Frankfurt 1888) ilk eline aldığında kim bilir ne kadar coşkun bir hal içindeydi! O zamandan beri aralarında 20.yüzyıla ait 6 Müslüman kalemin de yer aldığı 20’yi aşkın Almanca Kuran tercümesi yapıldı(Muhammad Rassoul, Fatima Grimm, Murad Hofmann, Ahmad von Deffner, Amir Zaidan, Nadeem Elyas / Frank Bubenheim).


Müslüman Göçü

20. yüzyılın ikinci yarısı, dönemsel olarak diğer Alman-İslam ilişkileri periyodlarını gölgede bırakacak şekilde kemiyet ve yoğunluk getirmişti. Günümüzde, Almanya’daki Müslümanların durumu Goethe örneğindeki gibi çok nadir bir olay değildir, tersine hızlı bir artış göstermektedir. Bugün Avrupa Birliği sınırlarında 14 milyon Müslüman yaşamakta ve bunların 3,4 milyonu Almanya’da ikamet etmektedir. 2005 itibariyle bunlardan 950.276’sının Alman pasaportu bulunmaktadır ve 14.352’si Almanya doğumludur. Yalnızca Paris, Londra, Roma, Viyana, Zagreb, Lizbon ve Kordoba’da değil, hemen her yerde; Hamburg, Münih, Mannheim, Darmstadt ve Pforzheim gibi bir çok şehirde de cami ve mescitler inşa edilmiş durumda. Tüm Avrupa ülkelerinde birçok Avrupalı hızla İslam’ı kabul ediyor, bu sayı Almanya’da yılda ortalama 1000 kişi ve bunların 60%’ını bayanlar teşkil ediyor.

Önceleri, Muhammed Esed (Leopold Weiss) gibi ya da mutasavvıf Frithjof Schuon gibi hadiseler son derece fevkalade bir durum olarak değerlendiriliyordu. 20.yüzyılın ikinci yarısında İslam, kişisel alandan kitlesel alana kaymış, toplumun farklı kesimlerini etkisi altına almaya başlamıştır. Eski pop-star Cat Stevens (Yusuf İslam) gibi, koreograf Maurice Bejart gibi, dünya şampiyonu boksör Cassius Clay ( Muhammed Ali) gibi, siyasetçi/siyaset bilimci Roger (Reca) Garaudy gibi, diplomat Dr. Murad Wilfried Hofmann gibi, avukat Norbert Müler gibi, iktisatçı Dr. Ayyub Köhler gibi, ziraat mühendisi Dr. Peter Khalil Kirmsse gibi, psikolog Mihriban Özelsel ve gazeteci Abdul Hadi Hoffmann gibi daha nice isim…


Leopold Weiss,

Allah’ın İslam Davasına Hediyesi

Alman bir Müslüman olan Leopold Weiss (Muhammed Esed), İslam’ın 20. yüzyılda dünya çapındaki en önemli kazanımı idi. Maceralarla geçen hayatını birkaç satırla ifade etmek güç olur. 2 Temmuz 1900’da, o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait olan Lemberg’te Yahudi bir aileden dünyaya geldi. 14 yaşında iken 1. Dünya Savaşına katılmak için orduya girdi. 1918 yılında fizik ve felsefe eğitimi için Sigmund Freud ve Ludwig Wittgenstein’ın da şehri olan Viyana’ya gitti. Genç Leopold 1920 yılında, o zamanlar Avrupa’nın felsefe ve sanat merkezi olan Berlin’e geldi.

1922 yılında amcalarından birini ziyaret için Kudüs’e gitti. Orada Almanya’nın en prestijli gazetelerinden biri olan Frankfurter Zeitung’un yakın-doğu muhabirliğini yaptı. Filistin’deki agresif Siyonist yerleşimcilerine karşı muhalefetinden ve bilhassa Arapların düştükleri durum karşısındaki felsefi ve duygusal yapısından dolayı Anti-siyonist Yahudi olarak ilan edildi. Rainer Maria Rilke’den esinlenerek Gayriromantik Garp-Bir Seyahatin Günlüğünden (Frankfurt 1924) adlı ilk kitabını ağır bir edebiyat dilinde yazdı.

İlk eşi Malerin Elsa Schiemann ile Ortadoğu’yu dolaştı. 1926 yılında Berlin’de eşi ile birlikte İslam’ı kabul etti; bir sonraki yıl ilk hac yolculuklarında eşi vefat etti. Bu taze Müslüman adını Muhammed Esed olarak değiştirdi. Daha sonra Arabistan’da ülkenin ilk kralı olan Abdul Aziz ibni Suud’un en yakın danışmanlarından olan Harry St. John Phily’nin yanında altı yıl yaşadı. Arap bir bayan ile evlendi ve Arapçanın özünü oluşturan Bedevi Arapçasını öğrenme imkanı buldu.

1932 yılında meşhur şair Muhammed İkbal (Pakistan’ın fikri kurucusu) ile Hindistan’a gitti. Orada ?Yolların Kavşak Noktasında İslam? (Delhi-Lahor 1934) adlı kitabını neşretti. Fakat 1938 yılında hala Alman vatandaşı olduğu için II. Dünya Savaşı arafesinde tutuklandı.

1947 yılında Hindistan parçalanıp ikiye bölündüğünde, Azad Pakistan’a geçmişti. Fakat Buhari’den İngilizceye çevirdiği hadis yazmalarından biri olan el yazması eserinin bir cildini kaybetti(Sahih Buhari, Cebelitarık: Daru’l-Endülüs, 1981).

Pakistan’da İslam’ı yeniden canlandırma çalışmaları için düzenlenmiş bir departmanda radyo vaizi olarak görevlendirildi. Daha sonra Pakistan Dışişleri Bakanlığı Yakındoğu ve Ortadoğu bölümü başkanlığına atandı. 1952 yılında bir Pakistan vatandaşı olarak New York’ta Pakistan elçiliği görevine geldi. Aynı yıl Pola Hamida adlı Polonya asıllı Amerikan vatandaşı bir bayan ile evlendi. Bu evlilik sonrası başarısından çok söz edilen ve dünyada en çok satanlar listesine giren “Mekke’ye Giden Yol”(1954) adlı kitabını yazmak için Pakistan Dışişleri Bakanlığındaki görevinden istifa etti.

Artık finansal olarak bağımsız olan Esed, hayatının işi olan, Kur’ân’ın Shakespear İngilizcesinde tefsiri işine odaklanabilecekti. 16 yıllık bir çalışmadan sonra 1980’de “Kur’ân’ın Mesajı”(The Message of the Qur’an) adlı eseri ortaya çıktı. Esed’in adeta bir seyyah gibi sürdürdüğü hayatı, ABD, Almanya, Lübnan, Fas, Portekiz, İspanya ve 20 Ocak 1992 yılında vefat ettiği Malaga’ya kadar devam etti. Yolculuklarla geçen maceralı hayatına rağmen vefatından önce “Makaleler” (This Law of Ours and other Essays) ve “Hukukun Anahtarı” (The Principles of State and Government in Islam, 1961) adlı iki çalışmasını da yayımlamayı başarmıştı. Esed’in naşı Granada’daki Müslüman Mezarlığına defnedildi. Viyanalı bir antropolog ve etnolog olan Günther Windhager, Esed’in metotlarını ve İslam’ı kabul edişini kapsayan bir biyografi çalışması yaptı ve hali hazırda devam eden başka bir cilt çalışması daha var.(Leopold Weiss alias Muhammad Asad – Von Galizien nach Arabien 1900-1927; Böhlau-Verlag 2002)


Sorular Üzerine Sorular Sormak

Almanya’da İslam’ın gelişimi beraberinde birçok soruyu da getiriyor:

Hangi sınıfa mensup Almanlar İslam’ı kabul ediyor?

Gerekçeleri nelerdir?

Nasıl organize oluyorlar?

Uyruklarının farklı olması nasıl kabul ediliyor?

Yaşadıkları problemler nelerdir: okul, camii, başörtüsü, cenaze vs?

Neticede bir Müslüman Almanya’da yaşayabilir mi?

Tüm bu sorular için aşağıdaki verileri takip edeceğiz.

“İslam’a giden hangi Avrupa” sorusu üzerinde duran kayda değer bazı çalışmalar şöyledir; “D’une fois al’aute” (Lisbeth Rocher ve Fatıma Cherqaoui, Paris 1986) ve Muhammad Ahmad Rassoul’ün yazdığı “Allah’ın Refakatindeki Almanlar” (Köln,1982) adlı tek ciltlik eser. İslam’a giden tek ve tipik bir yol yoktur, tersine birçok farklı kişisel metot ve yol vardır.

İslam’ı kabul eden birçok insan boşluk içerisinde olmanın verdiği anlık hislerin ve iç saygınlık anlamında yaşadıkları anlamsızlığın etkisinde; yani anlam arayışı içindeler. Bu konuda öncü Scheich Rene Guenon (1886-1951) gibi.

Bununla birlikte çoğu Alman Müslüman kendini köken olarak dört farklı grupta tanımlar:

Misafir işçiler: Buradan Almanya’ya çalışmak için gelmiş Türk ya da Tunuslu işçiler anlaşılmamalı, aksine burada yurt dışında mühendis, mimar, gazeteci, asker ya da diplomat gibi görevlerde çalışan ve İslam ile yakın ilişkide bulunan Almanlar kastediliyor. Bunlardan bazıları İslam dünyasında yaşam kalitesi ve nicelik bakımından bir batılı olarak ayrıcalıklı bir izlenim bırakmışlardır. Her halükarda birçok batılı Müslüman’da, doğuya olan kültürel yakınlık bir rol oynamaktadır.

Aile birleşimi: Birçok Alman erkeği bir Türk kızına sevdalanıyor fakat daha sonra kızın ebeveyninden aldığı cevap şöyle oluyor: “Yalnızca Müslüman bir erkek kızımızla evlenebilir ve bize damat olabilir!” Bu bakımdan bazı Alman erkekler sevdalandıkları kızları alabilmek için İslam’a katlanmayı kabul ediyorlar. Kısa bir süre sonra sıcakkanlı davranışlar, dayanışma örneği, muttaki davranış modelleri gerçek bir Müslüman aile oluşturuyor ve evlilik yoluyla Müslüman olan bu Almanlar kısa sürede kendi inançları olarak İslam’ı yaşamaya başlıyorlar.

Yeşiller: Bu grup daha çok, raydan çıkmış modern endüstri toplumunun tüketim furyası ve turbo kapitalizm kıskacında ideolojik anlamda bir arayış içinde olan, sistemi protesto eden gençleri kapsıyor. Sosyal, adil ve evrensel bir anlayışla sıcak bir toplum arayışı içerisindeler, fakat hiyerarşiden uzak hoşgörünün olduğu bir toplum. Almanya’daki İslam, inandırıcı bir alternatif olarak yeşillere cazip geliyor. Onlar da böyle bir ortamı İslâm’da bulabileceklerini düşünüyorlar; bu yolculuk garip bir mecraya sürüklenebilir. Budizm gibi inanışlarla flört eden sosyalist topluluklar gibi. Er ya da geç ideolojiler arası transit yolcuların varacakları son istasyon İslam olacaktır.

İslam bilimcileri: Bu grup Almanya’daki 19 üniversitede bulunan oryantalizm bölümlerinde okuyan öğrencilerden oluşmaktadır. Bu eğitim zamanla İslam’a davet şeklini almaktadır.

Tüm gruplar için geçerli olan şey ise, yeni Müslümanların giderek arttığı ve artmaya devam ettiğidir. Önemli Fransız Müslüman Eva de Vitray-Meyerotvitch bu süreci şöyle tanımlar: “Kişi dininden çıkıp İslam’a geçmez, sadece diğer tüm dinleri kapsayan bir din bulur”.


Müslüman Olmak

Fakat Alman Kalmak

Çoğu Alman Müslüman bir Arap ülkesi ile, Türkiye ile, Pakistan ya da Endonezya gibi ülkelerle gerek içerde gerek dışarıda iletişim halinde olmaktan çok memnundur. Ve bu durum çok az rastlanan bir durum değildir. Çünkü birçok Alman Müslüman sınır tanımaz bir şark anlayışı geliştirmiş ve bu da, diğer grupların kendi dilini, kendi kültürünü, kıyafetini herkesin önünde açıkça sunmasına imkan vermiştir.

Peygamberi biraz da olsun takip edebilmek için, birçok müslüman Almanya’da dahi peygamber gibi giyinerek dolaşmaktadırlar. Tabii, bunun yanında “İnşallah”, “Maşallah”, “Allahu Ekber”, “Bereketullah” gibi Arapça asıllı fakat Müslümanlar arasında çokça kullanılan bu kelimeleri, konuştukları Almancaya adeta Almanca kelimeler gibi serpiştiriyorlar. İslam’ı yeni kabul etmiş bir müslümanın, çevresindeki kafir ya da inançsız dünyaya karşı hem içsel hem dışsal olarak kati bir şekilde değiştiğini göstermek istemesi anlaşılabilir bir şeydir. Yine de, 7. yüzyıl Hicaz-Arap bölgesinin kültürüne göre yemek, ona göre giyinmek, Orta Avrupa’da yaşayan bir Alman olarak biraz kuşku uyandırıcıdır. Çünkü insan kendi ülkesinde bir yabancılaşma sürecine giriyor ve İslam’ı dini bir folklör olarak görüp kendini alt kültür olarak kabul ediyor. Bu etki biraz zararlıdır, çünkü ayrımcılığa maruz kalmış ve arka mahalle gettolarında kalan birçok Müslüman için durum burada zaten tehlikeli boyutlara ulaşmış durumdadır.


Euro-İslam

Şu soru, Almanlar için sonu gelmeyecek bir tartışma konusudur: “Alman Müslümanların anavatanı neresidir?” Acaba, peygamber gibi hicret etmeli midir; kafirlerin tahakkümünden Hakk’ın tahakkümüne? Eğer Almanya onun anavatanı ise (ve bu zaten böyle) o zaman bir Müslüman olarak bir Alman’a benzeyemez mi, onun gibi giyinemez, onun gibi yiyemez, onun gibi konuşamaz mı? Her ne olursa olsun Almanya’daki İslam, Türk kültürünün bir ilavesi gibi görülüp, yabancı dini olarak idrak edilmemelidir. Aksi takdirde Müslümanlara karşı önyargı oluşur; 300 yıl önce Kur’ân’ı “Türk İncili” adı altında tefsir eden Schweigger ve Megerlin’in yaşadığı önyargı gibi. Sonuç olarak İslam Fars kültüründen Türk kültürüne, Hint kültüründen Endonezya kültürüne kadar birçok değişik medeniyetlerle evlilik yapmıştır ve bir süreç, bir koşu içerisindedir. O halde neden “Alman sureti içinde bir İslam” olmasın?

Elbette bu durum Almanya doğumlu Müslümanları organize ederek bir araya getirip “Alman Müslümanları Ligi”ne dönüştürecek bir sürece öncülük etmemelidir. “Almanca konuşan Müslümanlar Enstitüsü” evet, kulağa hoş geliyor, ancak ne hiçbir açıdan İslam’dan, ne çok kültürlülük ne de evrensellik açısından böyle bir etnik yapılanmalı oluşuma müsaade çıkmaz. Ümmetin Almanya’daki genişleme süreci Almanya doğumlular ve göçmenler olarak bir ayrışım oluşturmakta ve bu maalesef entegrasyon süreci için nahoş bir durum teşkil etmektedir. Alman Müslümanlar, Almanya’da İslam’ın kabulü meselesini göçmen kardeşleriyle el ele vererek üstesinden gelecekler, başka bir yol yok.

Tabii ki, Bassam Tibi anlayışında bir Euro-İslam kesinlikle olmamalı. Hele hele tamamiyle asimile olmuş ve İslam adına kazanımlar elde etmeyen revizyonist bir İslam kültürü kesinlikle olmamalı. Amerikalı ve Avrupalı müslümanların dünya çapında İslam’a farklı bir soluk getirdikleri, farklı bir birlik anlayışı oluşturdukları bir gerçek, fakat onlar bilimsel konularda olduğu gibi birçok konuda hem daha çok imkana sahiptirler hem de şüpheci ve araştırmacı bir yaklaşım alışkanlıkları var. Onlar İslam birliğine yalnızca taze kan olmuyorlar, aynı zamanda yeni bir bakış açısı da kazandırıyorlar. Geleneksel olarak, otoriteye inanan, eğitimli bir yapıları olduğu için doğruluğuna inandıkları konuda içlerinde şüphe barındırmıyorlar. Aynı zamanda psikolojik olarak daha dirayetli oluşları, islami kaynakların daha modern bir açıdan yorumlanmasına imkan veriyor. Bu bağlamda Fransız müslümanlardan Johan Cartingy gibi “gerçek islam”ın sürgünde, yani batıda bulunabileceğini iddia etmek istemem, kesinlikle. Çünkü tüm dünyanın önünde Avrupalı müslümanlar tarafından temsil edilen bu elit görüş, olayı “gerçek müslüman olabilme” meselesi olarak görür. Buna göre, bir insanın müslüman bir toplumda doğup büyümesi yeterli değildir, İslam’a yeniden bir dönüş yapması gerekir yani yeniden keşfetmelidir İslam’ı.

19. yüzyılda Muhammed Abduh’un fikirleri ile çokça beklenen İslam’ın teolojik olarak yeniden canlandırılması olayı, 21. yüzyılda cesur ve açık görüşlü bir etkileşim içerisinde olan Arap, Türk, Malay, Avrupalı ve Amerikalı bilim adamlarının katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Son dönem örneklerinden Fazlur Rahman, Jabir al-Alwani ve Fathi Osman gibi batıya göç eden beyinler, düşünce konusunda, giyim-kuşam konusunda sansür olmadığı ve gerekli gördükleri çalışma imkanlarını yalnızca orada buldukları için göç ettiklerini söylüyorlar.


Farklılık, Refah ya da Felaket

Hz. Peygamberin tek bir sözü ümmetin farklılıklarını refaha dönüştürür. Tabii farklılıklar abartılabilir.

Almanya’daki müslümanların tahribatı yalnızca bir serzeniş, bir avuntu değildir. 30 yıl önce Almanya’daki misafir işçiler yabancı olamanın verdiği sıkıntıları aşabilmek için başlangıçta göçmen kimlikleriyle bir araya geliyorlar ve o şekilde değerlendiriliyorlardı.

Müslümanların ulusal kriterlere göre yapısı anavatanları tarafından desteklenmelidir. Böylelikle politik olarak göçmenlik haklarını ve durumlarını kontrol edebilirler.

Almanya’da birçok cami var; Faslıların, Cezayirlilerin, Boşnakların, Arnavutların ve İranlıların camileri. Ancak ne yazık ki, Almanya’daki müslümanlar aynı zamanda dini bir tahribata maruz kalmışlardır. Yalnızca Türk olarak değil, Sünni ya da Alevi, Kürt ya da Çerkez, Sufi ya da Ortadoks gibi farklılıklar ayrımcı tahribata neden oluyor.

Mesela şu soru mücadeleci Türk toplumunda çok belirleyici bir ayrıma yol açıyor: Atatürk’ü nasıl bilirsin? Kemalizme karşı kritik bir yapılanma içerisinde olan islami toplulukların başında Milli Görüş ve Türk-İslam Birliği geliyor; Süleymancılar ve Nurcular da aynı şekilde... Tabii onlar da İstanbul’daki merkezden yönetilen tabîler olarak görülüyor. Bir de Diyanet var; bunların arasında bir çatı örgüt olarak hareket etmeye çalışan, resmi olarak Ankara’ya bağlı olan.

Bu arka plandan, tüm bu çatlakların acısını İslam dünyasının çektiğini ve katıksız bir şekilde Almanya’ya aksettiğini söylemek güç olmaz. Sünniler ve Şiiler arasında, Ortodokslar ve Sufiler arasında, ılımlılar ve radikaller arasında hep bir ayrılık. Bu ayrılıkların her biri direkt olarak Almanya’ya da yansıyor. Bütün bunlar mevcut yapıların korunmasını engeller ve aşırı yüklenmeye neden olur.

Şii bir camii tanımak ister misiniz? O yüzden Necef’e ya da Kerbela’ya gitmeye gerek yok, Hamburg da aynı görevi görür.

Sufi bir kardeşle yada sünni bir Nakşibendi ile buluşmak tanışmak ister misiniz? Anadolu’ya kadar yorulmanıza gerek yok, Almanya size bunu sunuyor.

Pakistanlı bir mülteciye ya da kaçağa neler yaşadığını sormak ister misiniz?

Frankfurt’a ya da Berlin’e yapacağınız küçük bir ziyaret bunun için yeterli.


Birlik Organizasyonu

Tabii ki, Almanya doğumlu müslümanların hepsi aynı yolun yolcusu değildir. Buradan her birinin kişisel bir mücadelesi olduğu da çıkarılabilir. M.S. Abdullah (eski adı ile Krahwinkel) Almanya İslam Arşivleri Merkez Enstitüsündeki işinde kendini izole etmiş bir şekilde çalışmaktadır. Ve işte Almanya’daki müslümanların ortak bir çatı örgütünün yaptığı hata. Ne de olsa yaklaşık on yıldan fazladır faaliyet gösteren ve Almanya’daki müslümanların şöyle ya da böyle ait oldukları üç tane büyük uluslararası çatı örgüt var:

Türkiye’nin resmi bir derneği olarak bilinen ve Almanya’daki elçilik dini ateşesiyle sıkı bir ilişki içerisinde olan DITIB(Köln);

Türkiye’nin resmi bir kurumu olmayan ve Almanya’da İslami danışmanlık yapan İslamrat, (Başkan: Ali KIZILKAYA, Köln)

Almanya’daki müslümanların merkez danışmanlık kurumu (ZMD, Aachen) 1994-2006 tarihleri arasında Dr. Nadeem Elyas’ın başkanlığını yaptığı, İslam’ın Almanya’daki dış temsilcilik bazında olağanüstü hizmet verdiği kurum. Özellikle tanınmaya başladığı 2002 yılındaki ?islami anlaşma’ söylemi ve Aiman Mazyek tarafından kurulan www.islam.de adındaki web sitesi ile çok bilinen bir kurum.11 Eylül 2001’den itibaren Almanya’daki müslümanların birlikteliğe duydukları ihtiyaç çok artmıştır. Çünkü o tarihtan itibaren sürekli bir tehlike arzeden İslamofobya’ya maruz kalmıştır. Yapılan kanun değişiklikleri müslümanların aleyhine olduğu sürece, Almanya’daki kamuoyu açık bir şekilde büyük bir protesto olmaksızın duruma katlanmaktadır. Müslümanlar da şunu tecrübe etmiş olmalıdırlar ki, Alman resmi mercileri müslümanları birbirlerine karşı kışkırtmaktan zevk duymaktadır. Şu ana kadar kurulan çeşitli yapıları neden olarak gösterip İslam’ın Almanya’daki hiçbir temsilcisine geçit vermemektir amaçları. Oradan 2005 yılına gelindiğinde Almanya’daki tüm müslüman organizasyonları şaşırtan bir olay meydana geldi; Almanya İslam Dini Topluluğu(IRD) kurulması için insiyatif verildi. Amaç ise Almanya’daki tüm müslümanları yeknesak, şeffaf, federatif ve çok etnikli yapısını koruyarak Berlin’de temsil etmek. IRD’nin dini bir dernek olarak onaylanması hakkı şu sıralar düşünülen bir şey değil, bunun öncelikle uzun vadedeki sonuçları ele alınmalıdır.


Medyada İslam

a) Müslüman medya

Yıllar önce Ahmed von Deffer’in kaleminden Münih’te bir gazete, “İslam” başlıklı yazısı ile Almanya’daki İslami medyanın rengini gösterebilirdi, eğer kadınların ve sufilerin de özel bir yayınları olsaydı. Bugün avukat Ebubekir Rieger Berlin’de basılan bir gazeteye İslami Gazete adını vermiş. Almanya’daki ilk İslami basın organı olarak yerel gazeteler, Müslümanlar arasındaki lokal birlikteliği kolaylaştırıcı bir rol oynamaktadır. İslami Gazete şimdiye kadar üç haftalık periyotlarla gazete büfelerinden satılmaktaydı. Web sitesi için bkz: www.islamische-zeitung.de Londra’daki “Emel” dergisi gibi, ya da Münih’teki C.H. Beck ve Eugen Diederichs gibi ciddi İslami meseleleri işleyebilecek İslmi organlar henüz Almanya’da mevcut değil. Bu eksiklik Müslüman web sitelerinde bir nebze olsun giderilmektedir. www.islam.de sitesinin yanı sıra aktif olarak faaliyet gösteren,www.islamrat.de, www.igmg.de, www.deutsche-muslim-liga.de www.muslimehelfen.de, www.huda.de, www.muslima-aktiv.de, www.al-islam-web.de, www.haus-des-islam.de, www.abendstern.de, www.muslimmarkt.de, www.meinkopftuch.org, www.mjd-net.de, (Genç Müslümanlar), www.schurahamburg.de gibi siteler de mevcuttur.


b) Alman Medyasında İslam

Müslüman medya bilimcilerinden Dr. Sabine Schiffer 2005 yılında Nürnberg-Erlangen Üniversitesindeki doktora tezini “Basında İslam’ın Tasviri” üzerine yaptı. Sonuç ise ürkütücü boyutlarda idi. Çünkü veriler kanıtlıyordu ki, İslam sürekli olarak ve tehlikeli boyutlarda negatif yansıtılıyordu, her bir detay çarptırılarak tasvir ediliyordu. O kadar ki, basmakalıp, sınıflandırıcı ve vahşi metotlar kullanılıyor, bunlar yayınlanarak inandırılıyor ve tekrar edilerek de ispatlanmaya çalışılıyordu.


Temelde Bir Harmoni Olmalı

Almanya’daki Müslümanların akademik potansiyeli hızlı bir artış göstermektedir, fakat hala yetersizdir. Bu konu hakkında Münih İslam Merkezi’nden Ahmet von Deffner’in yaptığı gibi bazı uyarılar vardır; organizasyon noktasında farklı alanlara fazlasıyla yönelmek gibi. Gerçekte mesele, Almanya’da İslam’ın geleceğinin ne olacağı ve nihai sonuçları için ne yapacağı sorunundan ibarettir. Bereket versin buradaki İslami yapılanma bahse konu tüm problemlere rağmen sağlam bir şekilde büyümeye devam etmektedir.

Hamburg’taki Şura (Shura), dinamik başkanı Dr. Mustafa Yoldaş ile birlikte, Münih’teki gibi, Nürnberg, Köln, Essen, Aachen, Hannover’deki gibi aktif İslami merkezlerden biri olmaya devam ediyor. Bünyesinde birçok aktif Müslüman akademisyen barındıran Müslüman Öğrenciler Birliği (MSV), Erlangen, Frankfurt, Göttingen, ve Bochum üniversitelerinde çok aktif rol oynamaktadır. Gelişmelerin belirtisi olarak, 1976’da başlayıp 1981’den beri her yıl Aachen, Münih ve Hamburg’ta düzenlenen “Almanca Konuşan Müslümanlar Buluşması” düzenlenmektedir. Amerikan ve İngiliz Müslümanlara kıyasla Almanya’daki müslümanlar yalnızca eğitimde biraz geriden takip ediyorlar diğer Müslüman kardeşlerini, zira Almanya’da şu an sadece üç tane Müslüman okulu var; Berlin, Bonn ve Müih’te olmak üzere.


Problem 1: İslami Eğitim

Anayasadaki din maddesine göre, Almanya’da 600.000 müslüman çocuk Evangelist ve Katolikler gibi dini eğitim almaktadırlar. Öyle ya da böyle şu an Almanya’da kayda değer İslami dini eğitim sadece Berlin’de vardır. O da Berlin İslam Federasyonu’nun müfredat ve eğitmen destekleriyle. Berlin bir çözüm olarak karşımızda durmaktadır. Galiba okul yönetimleri işçi çocuklarını da aynı aileleri gibi geçici oldukları için korumaya çalışıyor, yani uzun vadeli bir eğitime gerek duymuyorlar sanırım. Bu ülkeye yıllarını vermiş insanlar 30 yıldır okulların tutumuna göz yummaktadır, nasıl mı? “Almanya göçmen ülkesi değil” yazıları bir şeyler anlatır sanırım. İslami eğitim için müfredat vermeyerek 20 yıldan fazla bir süre Kuzey Vestfalya’da Müslümanların katılımına balta vurdular. Sonuç olarak istenen şey şudur; İslami eğitim için ehliyetli eğitim kadrosu ve yeterli miktarda müfredat. Ayrıca uzun zamandır Viyana üniversitesi İslam Dini pedagoji bölümünden başarıyla mezun olanlar var. Bu mezunlar iki taraflı anlaşmalar uyarınca Almanya’daki resmi makamlara diplomalarını onaylatmak zorundalar, tabii sorunsuz onaylatabilirlerse. Bu da uzun zamandan beri bilinçli bir şekilde göz ardı edilen bir konudur. Bahane de şu ki, yeterince öğretim kadrosu mevcutmuş, bunun abartılmaması gerekiyormuş.

11 Eylül olayları bu gibi uygulamalara artan bir ivme kazandırmıştır. Bavyera’da kendi çabalarıyla eğitim vermeye çalışan bir Kur’an Kursu (okul eğitimi de veriyordu) tehlikeli görüldüğü için tüm imkanları ellerinden alındı.

Beklentiler odur ki, yeni düzenlemelerle anayasada İslami okul eğitimi lehinde yeni maddelere yer verilir.

1980’lerde yapılan bir okul kitabı analizinde (Prof. Abdoljavid Falaturi); Almanya’da kullanılan edebiyat, coğrafya ve din kitaplarında İslam’ın çok yanlış ele alındığı saptanmıştır. Yalnızca 1979-1986 yılları arasında yayınlanan 600 lisanslı kitapta inanılmaz yanlışlar var. Falaturi’nin, gelecekteki okul kitapları için uygun bir formülasyon oluşturabilmek için 1991 yılında yayınladığı somut teklifleri herkesin duyması gerekir.


Problem 2: Cami Yapımı

Almanya’da inşaat yapılanması inşaat kanunu düzenlemesinden sonra hayli rahatlığa kavuştu. Tabii bu durum cami inşaatı için geçerli değil. Eğer öyle ise inşaat için bir sürü şart ortaya çıkar. Kısacası, burada inşa edilmeye çalışılan her bir cami aslında politik bir mesele haline gelir. Bu konuda sosyal ve hijyenik konular akla gelmemeli, Müslümanlar kendi bahçeleri yerine evlerini birer cami, birer mescit haline çevirmek istiyor.

Normalde kiliseler merkezi yerleşim bölgelerinde bulunur. Bu açıdan karşılaştırılacak olursa, camilerin yer alacağı alanlar kiliselerin alanları gibi değil. Almanya’da camiler genellikle tren güzergahlarında, sanayi bölgelerindedir. Normal şartlarda bir cami için inşaat izni almak on yıl sürebilir, bu sefer de her bir cami için sivil hareketlenmeler, ayaklanmalar meydana gelir ki, bu da batının görmek istediği bir şeydir. İnşaat izni çıksa bile aranan şartlar şöyle olur; cami minaresi yakındaki kiliseden yüksek olmamalı, ibadet esnasında gürültü olmamalı ve dışarıyı rahatsız edecek herhangi bir şey olmamalı vs. İnsanın inanası gelmiyor ama bazen o kadar absürt koşullar öne sürülür ki, şaşırmamak elde değil; mesela eğer cami sabah ibadetine açık olacaksa araçlarla etrafı rahatsız etmeme şartı gibi. Bir de bunlara ek olarak cami mimarisinin dış duvarı gibi konularda da şartlar getiriyorlar. Avrupa’nın genel mimarisine uyacak ve estetik görünümlü olacak(!). Mesele estetik meselesi değil tabii, ideoloji meselesi.

Kısacası Almanya’daki her cami yapım girişimi, trajikomik merhalelerden geçmek durumundadır. O yüzden şimdiye kadar 50 yıldır Müslüman unsurların yoğun bir şekilde yaşadığı Almanya’da 70’ten az cami inşa edilebilmiştir.


Problem 3: Başörtüsü

Kur’ân-ı Kerim’de kadın ve erkeğin şehevi duygular uyandırmayacak şekilde giyinmesi emredilir. Bu emir Kuran’ın 24/32 ve 33/59.ayetlerindedir. Bu yükümlülükler her ne durumda olursa olsun saçlarını örtmeleri doğrultusundadır. Tabii birçoğunun kabul ettiği gibi kimi Müslümanların da izafi yaklaştıkları bir konudur bu. Başörtüsünün bağlayıcı olması ya da olmaması, Bavyeralı ya da Badenwüternbergli bir kız başını açmak zorunda kaldığı zaman ve hiçbir hak iddia edememesi Alman resmi kurumları tarafından pek önemsenmemektedir. Almanya’daki müslümanlara şu açık bir şekilde anlatılmak isteniyor; Alman devleti hiçbir şekilde kadınlara giyinmeleri yönünde her hangi bir yetki kullanmıyor.

Buna karşı belirtilmelidir ki, Almaya’daki okul çocukları başörtüsü takan öğretmenlerden ve beraberinde gelen dini etkiden korumak için derin bir çalışma yapılıyor. Tabii bu anlaşılır bir şey; başıörtülü bir öğretmenin küçücük çocuklara nasıl etki yapacağı tartışılmaz ama mesela aynı öğrenciler sınıf duvarında asılı duran çarmıha gerilmiş bir heykelin, ya da öğretmenin boynunda takılı duran haçın etkisi ve baskısı altında kalmaz! Ya da Yahudi bir öğretmenin kipası ve Katolik bir rahibin görüntüsü hiçbir baskı unsuru oluşturmaz! Şu bir gerçektir ki, bizim çocuklarımız bu kadar baskının üstesinden gelmeyi başarıp, aynı zamanda başörtüsü ile baş arasındaki farkı da anlayabiliyorlar.

Kötü olarak öngörülmesi gereken etki ise, bir kez bir öğretmen tarafından sınıfta yasaklanan başörtüsü diğer sınıflarda diğer branşlarda da yasaklanıyor. Ve bu durumda dini toleranstan bahsetmek imkansız hale geliyor. İngiltere ile Almanya karşılaştırıldığında, İngiltere’de Almanya’dakinden daha çok müslüman yaşamakta ancak başörtüsü hakkındaki baskı aynı oranda değil. Mesela ABD’de müslüman bir bayan görevi ne olursa olsun başörtüsünü işi esnasında rahatlıkla takıyor. Bu bayan asker dahi olsa başörtüsüyle görevini yapabiliyor. Almanya’daki bu başörtüsü karşıtlığının arkasında tabiki anti-islamist yaklaşımlar var.



Problem 4: Kurban

Yahudiler ve Müslümanlar için kutsal inançları gereği Allah’ın adının anılmadan kesildiği eti yemeleri haramdır. Almanya’da hiç kimse Yahudileri kurban kesmekten alıkoyamaz. Müslümanlara böyle bir yasak getirmek istemektedirler ancak bu yasak eşitlik esası gereği herkes için uygulanırsa bir anlaşılabilir. Bu yüzden müslümanlar bu konuda anayasa karşısında haklarını korumaktadırlar. Anayasanın eşitlik esası gereği bir gruba tanınan ayrıcalıktan diğer bir grup men edilemez. Hukuki yollardan çözülmesi gereken problemlerin peşinin bırakılmaması gerekiyor.


Problem 5: Cenaze İşlemleri

Almanya’da yaşayan Müslümanların sorunu, yalnızca kafasına taktığıyla bitmiyor. Çünkü müslüman ömrünün sonuna geldiğinde islami kurallara göre gömülmelidir. Nedir bu kurallar; tabutsuz, beyaz kefene sarılmış, sağ tarafa dönmüş ve kıble istikametine bakarak defnedilmelidir. Defin işlemleri Almanya’da yalnızca bu islami kurallara haiz olan bir iki kurum tarafından gerçekleştirilmektedir. Alman makamlarının bu sıkı tutumlarından dolayı her yıl binlerce tabut Türkiye’ye gönderiliyor.

Problem 6: İslami Miras Hukuku

Alman vatandaşları Alman miras hukukuna tabidirler. İlgili yasanın 5. bölümüne göre o kişi müslüman da olsa bu değişmez. Şeriatta ise veraset sistemi çok daha deyatlı ve medeni kanundan daha farklı ele alınmaktadır. Kim islami kurallar üzerine olmak isterse bunun tek yolu onu istemek ve söylemektir. Kur’ân’ın veraset sistemine geçebilmek için tek şart inanmaktır.


İleri Adım

Almanya’daki Müslümanlar uzun zaman kültürel bir faktör olarak değerlendirilmediler. Uzun zaman bir alt kültür olarak dar bir alana sıkıştırılıp dar bir çerçevede yaşamaları beklendi. Onları tanımaya çalışmadı kimse; “Döner Kebap” olarak tanımladılar çoğu kez. Onlar kendilerine yalnızca tolerans gösterilmesini değil aynı zamanda tanınmak ve kabul edilmek istiyorlar.

Goethe’nin de dediği gibi, “Tolerans yalnızca önden gelen bir karakter olmalı ve tanınmanın, kabul etmenin yolunu açmalı. Hoşgörünün adı ise aşağılamaktır”.

Almanyadaki Müslümanlar, batı medeniyetine birer katma değerdirler. Sosyal bir çöküntü içerisinde olan batı medeniyetini tekrar besleyebilecek potansiyele sahiptirler ve bunu da arzulamaktadırlar. 11 Eylül gibi, 11 Mart İspanya olayı gibi, 2005 Londra olayı gibi birçok hadise trajik sonuçlar doğurmuş ve Müslümanlar hakkında negatif intibalar bırakmıştır. Karşılık olarak algılanmasa da batıda müslümanların evleri kundaklanmaya, yaşam alanlarından tecrit edilmeye başlanmıştır. Bu tür olaylar Müslümanları ziyadesiyle rahatsız etmektedir. Çünkü Müslümanların yasalara olan sadakatleri, insan hakları ve demokrasiye olan saygıları sorgulanmakta ve onlara şüpheyle yaklaşılmaktadır.

Baden Württemberg’te yalnızca vatandaşlık talebinde bulunan Müslümanlara yapılan bir anket sonucundan İslam hakkında olur olmaz hükümler çıkararak, onları denetim altına almanın yolları aranmaktadır.

Almanya’da İslam’ın öğretilmesini engelleyerek, islami eğitimin önüne set çekerek İslam’ın anlaşılması, öğrenilmesi nasıl beklenebilir ki?

Hiç yorum yok: